RÖPORTAJTürk Tarihi

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğr. Üyesi Doç. Dr. Ü. Gülsüm POLAT İle Röportaj

Anadolu Tarih ailesi olarak, röportaj serimizin dokuzuncu bölümünde  Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Tarih Bölümü´nden değerli hocamız Doç. Dr. Ü. Gülsüm POLAT hocamız ile günün anlam ve önemine uygun bir şekilde “19 Mayıs Atatürk´ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” kapsamında bir röportaj gerçekleştirdik.

Bu vesileyle,19 Mayıs Atatürk´ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı´nı kutlarız, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bize bu Cumhuriyet´i armağan eden tüm şehit ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

Anadolu Tarih ailesi olarak şükranlarımızı sunarız!

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti’nin genel siyasi durumu hakkında kısaca bahsedebilir misiniz. Mondros mütarekesinin imzalanmasıyla gerçekleştirilen işgallere karşı İstanbul hükümetinin tutumu ve Mustafa Kemal Paşa’nın tavrı sonucu milli mücadele hareketi hangi şartlarda oluşmaya başlamıştır?

Birinci dünya savaşı Britanya imparatorluğu hariç savaşa katılan tüm imparatorluklar açısından benzer yıkıcı sonuçlara neden olarak, çok uluslu imparatorlukların sonunu hazırlamıştı. Bu bağlamda; Osmanlı İmparatorluğu da geniş imparatorluk sınırlarını savaş neticesinde kaybetmiştir. Esasında bakacak olursak, bu gidişatın temelleri savaş öncesi dönemde atılmış olarak çeşitli savaş ve antlaşmalar neticesinde kayıplar başlamış, savaş sürecinde ise dramatik bir şekilde hızlanmış olmuştu.Bu sürece baktığımız zaman Mondros Mütarekesi 30 Ekim 1918 tarihinde imzalandığında, imparatorluğun askeri anlamda durumunun Suriye ordusu bugün Irak sınırlarında olan Raco´ya kadar çekilmiş vaziyette olduğunu ve Mütarekenin burada imzalandığını görebilmekteyiz. Sonraki aşamalarda, İttihat ve Terakkinin savaş kararı veren tüm önemli kadroların mütarekeden hemen sonra ülkeyi terk ettiğini ve bundan sonraki aşamada suçun tüm imparatorluğun olmayıp savaş kararı alanların suçu olarak görülmeye başladığını bilmekteyiz. Daha sonrasında eğer İngiliz yetkililer ve işgal kuvvetleriyle yeterince uyum içerisinde olursak hakkaniyetli bir barış antlaşması sağlanacağı yönünde bir beklenti ortaya çıkmıştı ve bunu temin etmek için mümkün olduğunca başta İngiltere olmak üzere uyumlu bir yönetim izlemeyi hedeflemişlerdi. Bu ümidi başta padişah olmak üzere saltanat kadrosundan pek çok önemli isim benimsemişti.

Bundan sonraki aşamada İtilaf Devletlerinin, mümkün olduğunca her isteğine olumlu dönüş yapılan yanlış bir psikolojinin oluştuğunu ve bu psikolojinin dönem içerisinde atılan yanlış adımların arka planında çok güçlü bir etken olduğunu gözlemlemekle birlikte bunun doğru olmadığını söyleyebiliriz. Şöyle ki, Hiçbir devlet yoktur ki bağımsızlığı, özgürlüğü, refahı başka devlet tarafından bahşedilsin. Örneği yok. Sürece Osmanlı Devleti´nin sonu olarak baktığımızda Mondros sonrası çok teslimiyetçi bir yaklaşımın olduğunu gözlemlemekteyiz. Mağlubiyetin verdiği psikoloji ve düşmana taviz verdikçe artan istekler bu teslimiyetçi yaklaşımı göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yer alan subay sınıfı, Mustafa Kemal Paşa gibi önemli bir liderinde içerisinde yer aldığı isimler askeri okullarda modern eğitim sisteminden geçmişlerdi. Toplumun çeşitli katmanlarından gelen bireyleri bünyesinde yetiştiren bir sınıf olmakla birlikte devletin modern eğitimi en iyi şekilde sunduğu kurumlarda askeri kurumlar idi. Bu sınıfın önemli sayılma nedenlerinden bir husus, Saha tecrübelerinin çok fazla olması ve bu noktada İmparatorluğun tabiri caizse elden nasıl kaydığını bizzat gözlemleyebilen kişilerdir. Mustafa Kemal Paşa´nın daha Yıldırım Orduları kumandanlığından görevini devredip İstanbul’a gelmezden evvel çektiği telgraflar bulunmaktadır. Bu telgraflarda mutlak surette hakkaniyetli bir barış antlaşması imzalanmadan orduların terhis edilmesi durumunda İngiliz isteklerinin önüne geçilemeyeceğini belirtmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, mütarekenin imzalanmasının ardından İstanbul’a döndüğünde Anadolu’ya geçiş için ne gibi girişimlerde bulunmuştur?

Mustafa Kemal´in İstanbul’a henüz ulaşmadan evvel başlayan öncelikli hedeflerinden biri Ahmet İzzet Bey kabilesinde yer almak için olmuşsa bile bu girişim başarılı olamamıştır. Zaten, daha sonrasında İstanbul’a ulaştığı vakit bunun çok da faydalı olmadığını fark ettiğini bilmekteyiz. Ardından bir Harbiye Nazırı görevine getirilmek için girişimleri olmuşsa da o da gerçekleşmemiştir. Bu noktada İttihatçıların ülkeden ayrılmalarına rağmen güçlerinin kırılmadığını ve Mustafa Kemal Paşa´nın Harbiye Nazırlığına gelmesini çok olumlu karşılamadıklarını tespit etmek mümkündür.

İstanbul’a geldikten sonra eski silah arkadaşları ve onların bağlantılarını kullanarak girişimlerde bulunmuştur. Genelkurmay’da olan Fevzi Paşa Cevat Paşa ile görüşmüştür. Bu görüşmelerin amacı 9. Ordu Müfettişliği görevi için kendisini desteklemeleriydi. Bilindiği üzere Mustafa Kemal Paşa altı ay boyunca İstanbul’da kaldı. Bu süreçte bilinçli olarak İngilizlerin kendisi hakkında olumsuz bir kanaat oluşturmasını engellemek adına açığa çıkmamayı tercih etti. Görüşmelerine tekrar dönecek olursak Kazım İnanç Paşa ile görüştüğünü görüyoruz. İstanbul’a geldikten sonra gerçekleştirdiği görüşmelerden belki de en dikkat çekeni, Padişah ile 22 Kasım 1918’de yaptığı bir görüşmedir. Nihayetinde, padişah arkasında ordunun önemli bir kısmının desteğini almış bir subayla görüşüyormuş gibi bir tavır sergileyerek bu görüşmede ona kendisine yönelik ordu mensupları arasında karşıt bir girişim ihtimali olup olmadığını anlamaya çalışmıştır. Hatta “siz sevilen bir subaysınız bana karşı bir girişim olur mu” şeklindeki bir soruyu Mustafa Kemal´e yönelttiğinde Paşa´nın da bu soruya böyle bir şeyin olmayacağını düşündüğünü belirterek karşılık verdiğini biliyoruz. Bu görüşmede tabiri caizse Vahdettin´in, Mustafa Kemal Paşa´yı yokladığını anlamaktayız. İngiliz işgali döneminde Anadolu´da yaşanan karışıklıklar hakkında rapor oluşturması için Anadolu´ya bir general gönderilmesi kararlaştırılmıştır. 

Anadolu´ya geçecek olan generalin hem Hükümet mensupları hem de İngilizler tarafından onaylanacak niteliklere sahip olması gerekiyordu. Bu hususta Mustafa Kemal Paşa´nın, dönemin şartlarına göre gerekli nitelikleri nelerdi? Anadolu’ya geçiş izni hangi kurumların onayıyla verilmiş oldu?

İstanbul’a geldikten sonra Mustafa Kemal Paşa, mutlak surette bir organizasyon ile hareket edilmesini ve bunun içinde gerekli olan esas noktanın hükümet idaresince yapılmasını öne sürmüştür. Mustafa Kemal, dönemin yaşantısına baktığımız zaman 19 Mayıs sürecinde istediği desteği tabii ki bulamıyor. Ancak adı henüz İttihatçılığa bulaşmamış bir isim olması, iyi bir kariyeri bulunması ve böylesine sicili temiz bir subay olarak Anadolu’ya gönderilmesi onu güvenilir kılarken, aslında saltanat makamın da İngilizlerle uyum sürecini bozmamak adına da düşünülmüştür. Bu bağlamda Mustafa Kemal Paşa´ya verilen izin tarihin Türk milletine bahşettiği belki de en güzel kararlardan biri olmuştur. İstanbul’dan ayrılışı, 19 Mayıs Samsun’a ulaşmasıyla da bu süreç başlamıştır. Bu anlamda çok sembolik bir dönem ve tarihtir. Padişahın iradesi vardır ama bu milli mücadeleyi başlat dediği anlamına gelmez. Mustafa Kemal Paşa´nın Karadeniz´de asayişin sağlanması görevinin kendisine tevdi edilmesi sürecinde nasıl bu altyapıyı oluşturup organize etti konusuna gelecek olursak; çok kısa bir süre, Erzurum Kongresine kadar arkasında bir resmi görev izni vardı. Geniş yetkilerle donatılan hem askeri hem mülki kurumlara emir telakki edebilecek bir yetki var idi fakat biraz önce de belirttiğim üzere bu çok kısa sürdü. Samsun’dan havzaya geçiş sürecinden itibaren hakkındaki şüpheler başladığı için İstanbul’dan çağrılarak, istifa etmesi istemiş ancak o tüm bu olanlara rağmen devam etmiştir. Erzurum’da kendisi askerlik ve müfettişlik konumundan istifa ederek mesleğinden ayrılmış oldu. Ancak en başında da söylediğimiz gibi temiz sicil, askeri başarı vb. özellikler Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya 9. Ordu Müfettişi olarak gönderilmesinde de sonraki günlerde halkı Milli Mücadele’ye ikna etmek hususunda da çok etkili olmuştur. Halk Mustafa Kemal ile mücadeleye ikna olmuş ve neticesinde Türk Milli Mücadelesi başarılı olmuştur.

3. Geçiş iznini resmi makamlar tarafından padişah iradesiyle gerçekleştirmiştir. Ancak tabii ki bu milli iradeyi başlatmak için değil, 9. Ordu müfettişliğine atanması ile ilgilidir. İnsanların kaçırdığı bir detay çok kısa süre sonra istifaya çağrılmasından anlaşılmaktadır. Resmi izin padişah iradesiyledir. Açıkçası diğer türlü olması Padişah Vahdettin’in talihi için çok daha hayırlı olabilirdi.

Mustafa Kemal Paşa19 Mayıs 1919´da Bandırma Vapuruyla Samsun’a çıktığında yanında bulunan kadro şüphesiz çok önemlidir, bu kadroda yer alan önemli isimlerden kısaca bahsedebilir misiniz?

İlk olarak, İstanbul’dan Samsun´a geçerken yanında kurmay sınıfından subaylar, er ve erbaşlar ayrıca gemi mürettebatı vardı toplam gemideki yolcu sayısının 76 olduğu tespit edilmiştir. Buradaki subaylar Mustafa Kemal´in karargâh subayları güvenilir, sicili temiz kişilerden oluştuğunu görüyoruz. Kazım Dirik, Mustafa Kemal´den sonra dikkat çeken birisi olmakla birlikte İbrahim Tali Bey, onun uzun zamandır tanıdığı isimlerdendir. İlerleyen aşamalarda Almanya Berlin büyükelçiliğimizi yapacak olan Hüsrev Gerede Bey de bulunmaktadır. Bu aşamada Refet Bele önemli bir kumandandı. Kazım Dirik Paşa, İbrahim Tali Öngören, Kurmay Yarbay Arif Bey, Hüsrev Gerede, Cevat Abbas Bey gibi Bandırma Vapurundaki önemli isimlerin ilerleyen aşamalarda Atatürk´ün güvendiği ekip olarak devlet kademelerinde yer alacak kişiler olduğunu söyleyebiliriz.

İşgal hareketlerine karşın özellikle Türk basınında ve Halide Edip Adıvar’ın mitinglerinde gençliğin önemine vurgu yapılmıştır. Bu gelişmelerin ardından gençlerin ön plana çıkarılmasıyla Türk gencinin milli mücadele hareketlerine etkisi ne yönde olmuştur?

Bilindiği üzere genç demek heyecan ve daha fazla umutları olan kişi demektir. Vatan millet kavramları söz konusu olduğunda bu fedakarlığı hem fiziki hem ruhi yapabilmektedirler. O yüzdendir ki dünyada pek çok halk hareketinde hedef gençler olmuştur. Balkan harplerinden itibaren başlayan ve Birinci Dünya Savaşına kadar ilerleyen bir halk yorgunluğu gözlemlenmektedir. Bu da gençlerin enerjisine daha fazla ihtiyaç duyulacağı gerçeğini gözler önüne seriyor.

Gençlerin milli mücadeleye etkisi gerek gayrinizami harp dediğimiz düşmanın düzenli kuvvetlerine zarar vererek sevkiyatı aksatma gibi faaliyetlerde bulunanlar olsun gerekse askere yazılarak birebir cephede yer alıp savaşan kişiler olsun bunların hepsinin en nihayetinde genç sınıfına mensup olduğunu biliyoruz. Osmanlı seferberliği 19-45 yaş grubunu içine almaktadır. Temel itibariyle genç nüfusun daha fazla oranla askere yazıldığını söylemek mümkündür. Bu yüzdendir ki Cumhuriyet’in kurulmasından sonra devetin temel sosyal politikaları nüfusun artması için sağlık hizmetini erişilebilir hale getirmek, aşılama yapabilmek gibi hususlara yoğunlaşmıştır. Nüfus politikası Cumhuriyetin öncelikli konularından birisi olarak görülmüştür. Elbette bunların hiçbiri tesadüf değildir.

Atatürk’ün gençliğe hitabesi yeni kurulan milli devletin en önemli temellerinin gençlik üzerine inşa edilmesi açısından tarihi bir nutuk olarak ne ifade etmektedir. Türk gençliğinin bu nutuk ışığında Cumhuriyet’in temel ilke ve inkılaplarına bakış açısı sizce nasıl olmalıdır?

Atatürk’ün gençliğe hitabesine baktığımızda gençlere ciddi misyon yüklemekte olduğunu görüyoruz. Hem dönemde yaşayan gençlere hem daha doğmamış nesillere yüklenen görevler bulunmakla birlikte bunların hiçbiri sırf kahramanlık olması için söylenen sözler değildir. Şayet, bunların hepsi iyi düşünülmüş tesadüf olmayan geleceğe yönelik söylemlerdir. Mustafa Kemal´in hem subaylık dönemlerinde hem de ilerleyen dönemlerde dünyasını şekillendiren, geliştiren, olaylar, kişiler, kurumlar nelerdir diye bakıldığında öncelikli olarak Fransız devriminden çok etkilendiğini biliyoruz. Jean Jacques Rousseau,  Montesquieu gibi isimleri okuduğunu biliyoruz. Yani dönemin ruhunu yansıtan bir nutuktur Gençliğe Hitabe. Ömrünün çoğu cephelerde geçen Mustafa Kemal Paşa kurulan devleti gençliğe emanet etmiş “emanet” ile tam olarak neyin kastedildiği ise “Gençliğe Hitabe ”´de tam olarak ortaya konulmuştur.

Diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğu’nun ortadan kalkması yaşanan savaşlar, diplomatik mücadeleler … Cumhuriyetin ilanından sonra elbette bütün sorunlar toptan ortadan kalkmadı. Geçmişe dönük, imparatorluktan gelen sorunlar devam etti, dünyada savaş sonrasında oluşan sorunlar ve yeni bir dünya savaşı ihtimali çok yaygın bir kanıydı. Bunu Mustafa Kemal Paşa’nın pek çok konuşmasından biliyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkan isyanlar da dikkate alınırsa bu algıyı çok abartılı görmemek lazım. Gençliğe Hitabeye bakıldığında; “birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.” denilmektedir. Bunların hepsi hem o gün hem de gelecek için bir endişenin, gençliğe bir görev olarak yüklenmesiyle alakalıdır. Atatürk´ün bizzat tecrübeleri de bu hususta çok önemlidir. Yine Gençliğe Hitabesinde der ki; “vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.” Burada nesillere seslenişi görmek mümkündür. Ben bu hitabenin baştan sona bir görev addetme gibi bir yanının da olduğunu düşünüyorum. Şu cümlesine bakacak olduğumuzda; “muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” İnsanlar bu cümleyi Türklük veya kanla ilgili bir vurgu olarak görebilmektedir fakat öyle bir vurgu bulunmamaktadır. Çünkü Mustafa Kemal’in Milliyetçilik anlayışında kan irsî bir şey olarak düşünülmez, çok geniş ve kapsayıcıdır bu yüzdendir ki “Ne Mutlu Türk´üm Diyene” demiştir, yani Türklüğü hissetmek ile ilgili görmüştür. Burada hissiyatın önemini görüyoruz. Damarlarındaki asil kan ifadesi burada karşı tarafa yani gençliğe görev addetmenin en güçlendirilmiş halidir.

Kıymetli hocam, bizlere aktarmış olduğunuz değerli bilgiler için çok teşekkür ederim. Son olarak, okuyucu kitlesi büyük oranda gençlerden oluşmakta olan bizlere hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz, eklemek istediğiniz şeyler varsa öğrenip daha fazla vaktinizi almadan bu keyifli röportajı sonlandırmak isterim.

Ben teşekkür ederim. Hepinize akademik ve sosyal hayatınızda başarılar dilerim. Gençliğe armağan edilmiş ve yeni bir devletin şafağına işaret eden 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramınızı da en içten dileklerimle kutlarım.

“Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizindir. Cumhuriyet’i biz kurduk, O’nu yükseltecek ve sürdürecek sizlersiniz.”

Merve Yılmaz

DPÜ/İÜ

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu