Türk Tarihi

Osmanlı’nın Balkan Siyasetindeki İki Ana Unsuru: Millet Sistemi, İstimalet Politikası

MİLLET SİSTEMİ

Millet sistemini oluşturan temel taşların en önemlilerinden birisi , “emân anlayışı” dır. Dil ve tarih araştırmalarında emânın Sami kökenli olduğunu söyleyebilsek de farklı toplumlarda benzer uygulamalarda görünmektedir. İslam tarihin de emân uygulaması, İslâm ülkesine girme veya teslim olma durumunda talep edilen güvenceyi ifade etmektedir[1]. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar üzerinde uyguladığı en önemli siyasal kurumsallaşması “Millet Sistemi”dir. Millet  Sistemi, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar coğrafyasına uzun süre hükmedebilmesinin önemli politikalarından birisidir. Osmanlı İmparatorluğunda halk  “Müslüman tebaa” ve “gayrimüslim tebaa” olarak iki gruptan oluşmaktadır. Devlet anlayışı gereği devletin sınırları içerisinde yaşayan gayrimüslim olarak adlandırdığımız teba devletin belirlediği kurallara uyan, İslam dinine inanmayan ama devlet tarafından “korunan” topluluklardı. Osmanlı Balkanlarda fetihler yaptıkça gayrimüslim nüfusu hızla artmaya başlamıştır. Bu artış Osmanlının millet sistemini uygulamaya zorunlu kılmıştır. İşin üretim ve ticari yönüne bakacak olursak, üretimi yapan halkın çoğalması ve daha fazla ürün elde edilmesi de  çok büyük etkenlerden birisidir. Osmanlı ekonomisinde üretimin temeli emekdir. Bu üretimi yapan halkında gönlünün hoş tutulması işleyişin daha doğru gitmesine sebebiyet vermekte idi.

Millet Sistemi her millete kendini yönetme hakkı verilmiştir. Millet sistemi içerisine dahil olan en büyük nüfus “Rum Mileti” idi. Burada bahsedilen Rum kelimesi etnik köken olarak  Yunanlıları değil Ortodoks hristiyanların genel adı olarak kullanılmaktadır. Rum milleti içerisinde Sırplar, Yunanlılar, Arnavutlar, Bulgarlar, Karadağlılar ve Eflaklıları kapsıyordu. Millet statüsü ise 1453 İstanbul’un fethi ile verilmiştir.

Osmanlı millet sistemi içerisinde değerlendirilen bir diğer grup da Bulgar ve Sırplar idi. Bulgar patrikhanesi Çar Simon  tarafından kurulmuştur. Sırp patrikhanesi ise Çar Duşan zamanında kurulmuş idi. Osmanlı bu toprakları hakimiyet altına aldıktan sonra bu iki Patrikhaneyi kapatmıştır. Ortodoks  Sırp ve Bulgarlar 1453 yılından sonra Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir

 Daha sonraki yüzyıllarda Balkanlardaki Slavların dini merkezi Ohrid Başpiskoposluğu olmuştur. Ohrid başpiskoposluğu Bulgar Patrikhanesinin devamı niteliğindedir. Ancak bu Piskoposluk ne kadar da özerk bir yapıya sahip olsa da Fener Rum Patrikhanesine bağlı durumda idi. Sırp asıllı olan Sokullu Mehmet Paşa’nın tavsiyesi ile Kanuni  Sultan Süleyman  tarafından 1557 de İpek (Peç)’de Sırp Patrikhanesi kurulmuştur. Bu Patrikhanenin başına Sokullu’nun rahip kardeşi getirilmiştir. Bu Patrikhane Bosna, Sırbistan  ve Macaristan coğrafyalarını kapsamakta idi.  Ancak bu Patrikhane  17. ve 18. yüzyıllarda, Avusturya-Osmanlı savaşlarında Habsburglar’a destek verince Osmanlı yönetimi İpek Patrikhanesi’ni 1766’da kapatmıştır.

Sırp kilisesi tekrar Rum Patrikhanesine bağlanmıştır. Yine aynı sebepten dolayı 1767’de Ohrid Başpiskoposluğu da kapatılmış ve Rum Patrikhanesine bağlanmıştır.  Bulgar kilisesi yeniden bağımsızlığını 1870 yılında çıkarılan ferman ile tekrar kazandı. İstanbul merkezli bir Bulgar Eksarhlığı kuruldu ve Bulgar kilisesi  Rum Patrikhanesinden tamamen bağımsız bir hale geldi. 1885 yılında ise Romen kilisesinin bağımsızlığı tanındı.

  Anadolu coğrafyasında yaşayan bir diğer gayrimüslim halk da Ermenilerdir.  Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u Osmanlı topraklarına dahil ettikten sonra İstanbul’un bazı yerlerine yerleştirildiler. Millet statüsünü kazanmaları ise 1461 yılında olmuştur. Ermenilere millet statüsü 1461’de verildi. Bursa Ermeni Başpiskoposu, II. Mehmet tarafından İstanbul’a getirildi, Sulu Manastırı’na yerleştirildi ve bir berat ile Millet Başı yapıldı.(dipnot )  böylelikle Ermeni kilisesi  Rum Patrikhanesi ile aynı statüye çıkarılmış oldu.

   Yahudiler de Balkanlar’daki bir diğer büyük gayrimüslim gruptur. Yahudiler bu coğrafya da Bizans döneminden beri yerleşmiş bulunuyorlardı. İspanya’dan 1492  yılında Portekiz’den 1497 yılında1510-1511 de İtalya ve Alman kentlerinden sınır dışı edilen Yahudiler  İstanbul, Selanik ve Avalonya gibi yerlere yerleştiler. 15. ve 16. yüzyıllarda İstanbul’a 30-40 bin, Selanik’e ise 15-20 bin kadar Yahudi göç etti.[2]  Bu göçlerle birlikte Osmanlı şehirlerinde  Yahudi nüfusu artmış oldu. Böylece Osmanlı kentlerinde önemli bir Yahudi nüfusu ve nüfuzu oluştu. Ancak 17 yüzyılın ortalarına doğru Yahudiler karşı antipati artınca Yahudiler Selanik’den göç etmeye başladı 40 binlerde olan Yahudi nüfusu 12 binlere kadar geriledi. Sadece Selanik de değil bölgedeki diğer büyük kentlerde de göçler artmış ve Yahudi nüfusu düşmeye başlamıştır. Avrupa da barınamayan Yahudileri Osmanlı’nın farklı kentlerine yerleştirildiler. Yahudiler Osmanlı ticaretinin gelişmesine ve toplumun entellektüelleşmesine büyük katkılar sağladılar. Osmanlı devletine yaptıkları iktisadi katkılarından dolayı Osmanlı padişahları tarafından Yahudilere dinlerini serbestçe yaşmasını kolaylaştırdılar. Ancak Yahudiler millet statüsünü Tanzimat Fermanıyla beraber kazanmışlardır.

 Osmanlı devletinde resmi olarak tanınan üç gayrimüslim halk vardı.  Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler millet olarak adlandırılıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu bulunan bu üç gayrimüslim milletin liderleri ( Rum patriği, Yahudi Hahambaşı ve Ermeni  Millet Başı) Osmanlı yönetimi tarafından dinsel görevleri dışında bir çok hak da vermiştir.  Evlenme boşanma , miras vb gibi bir çok konuda kendi yargılamalarını yapabilmişlerdir.

İSTİMALET POLİTİKASI

 İstimalet, kelime anlamı olarak hoşgörü veya cezbettirmek anlamına gelmektedir. Yüzyıllar boyu Balkan coğrafyasına hakim olan Osmanlı İmparatorluğu’nun balkanlarda uyguladığı önemli politikalardan birisi istimalet politikasıdır. Bu politika  ile Osmanlı İmparatorluğu fet ettiği bölgelerde kalıcı olmayı sağlamıştır. Bu politikanın özünde fet edilen topraklardıki halka iyi davranma, onların can ve mal güvenliğini garanti altına alma, dini konularda özgür bırakma ve vergi toplanmasında kolaylık sağlanması bulunmaktır. Bu politika aslında kuruluş yıllarından itibaren uygulanmış, Bizans tekfurlarıyla ve bölge halkıyla iyi ilişkiler kurulmuştu. Ama politikanın meyveleri edirne’nin fethi ve sonrasında balkanların fetih edilmesiyle toplanmaya başlanmıştır.

 Osmanlı  hiçbir zaman Balkanlar da muhafazakar bir anlayışla fetihler yapmamıştır. Fet edilen bölgeleri yağma etmemiş tam tersine ihya etmiştir. Hiçbir fetih de bölge halkının dinine canına malına kast etmek amaçlı yapılmamış tam tersine bölgede huzur ve güven ortamı tesis etmeye çabalamıştır. İslam dinine zor tabi etme gibi bir politika asla güdülmemiştir.

 Adalet Osmanlı İmparatorluğu’nun en dikkat ettiği ilkelerinden birisi olmuştur. Adalet sistemi bu politikada da çok güzel bir şekilde uygulanmıştır. Kısa süre içerisinde Devlet’in bu denli büyümesi savaş meydanlarındaki başarının yanı sıra adalet, merkezi otoritenin sağlamlığı ve adil olan vergi sistemi ile de olmuştur.[3]

 İstimalet politikasının başarısı  Balkan fetihleri ile amacına ulaşmış oldu. Devlet’in Balkanlar yönüne doğru gelişmesi sadece kılıç ile değil bölge halklarının himayesi, can mal güvenliğinin teminat altına alınması, vergi muafiyeti gibi ısındırıcı haklar tanınması bölgenin fetihini hızlandırmıştır. Üstelik bu haklar istimalet kâğıdı isminde yazılı belge ile de resmiyet kazandırılırdı.  Fetih edilen yerdeki hristiyan halka dinlerinin özgürce yaşanması teminatı ve dinlerinden kaynaklı hiçbir ayrım gözetmeden himaye altına alınması taahhüdü verilirdi. İşte bu politika Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlara ve Orta Avrupa’ya asırlar boyu himaye etmesinin ardında yatan en büyük etkenlerden birisi bu politika idi. Dönemin şartlarına bakıcak olursak Balkan halkları için Osmanlı himayaesine girmek feodal rejimin baskılarından kurtulmak olarak görünmekte idi.

   Bu hoşgörü politikası ile  Balkanlar’daki  huzur ve güven ortamı tesis edilmiş, bölge halklarından olan Arnavutlar Sırp ve Bizans baskısından ve asimile olmaktan kurtulmuştur. Bölgedeki Sırp Kilisesinin hakimiyeti sonlandırılmıştır.

 İstimalet politikası sadece fetihler sırasında yapılan ve geçici yapılan bir düzenleme değildir. Bu politika yeni idari yapı kurulduktan sonra da devam etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu gittiği her gayrımüslim toprağa adalet götürmüş ve çarşı pazarın hareketlenmesini sağlamıştır. Bölge halklarına hiç zaman dini baskı yapmamış onları kendi halkı saymıştır.

 KAYNAKÇA

Sancaktar,Caner, Balkanlar’da Osmanlı Hakimiyeti ve Siyasal Miras, Ege Stratejik Araştırmalar Dergisi, Cilt 2, Sayı 2, 2011

Güneş, Gülcan Avşin, Osmanlı Devleti’nin Gayrimüslimlere Bakışı ve Klasik Dönem Millet Sistemi, Sosyal ve Kültürel Araştırmalar Dergisi, Cilt I, Sayı 2, 2015

Mücteba, İlgürel, “İstimalet”, TDVİA, Cilt:23, İstanbul 1991


[1] Gülcan Avşin Güneş, Osmanlı Devleti’nin Gayrimüslimlere Bakışı ve Klasik Dönem Millet Sistemi, Sosyal ve Kültürel Araştırmalar Dergisi, Cilt I, Sayı 2, 2015, s.20

[2] Caner SANCAKTAR,  Balkanlar’da Osmanlı Hakimiyeti ve Siyasal Miras, Ege Stratejik Araştırmalar Dergisi, Cilt 2, Sayı 2, 2011 s.30

[3] Mücteba, İlgürel “İstimalet”, TDVİA, Cilt:23, İstanbul 1991 s.362

Gökhan Doğan

Yakınçağ Tarihi Bilim Uzmanı

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu