MakaleTürk Tarihi

Destanlar Işığında: Bozkır Türklerinde Aile Kavramı

İslam Öncesi Türk Tarih ve Kültürü

Türklüğün temelinde bozkır kültürünün bir kuşaktan diğerine iletilmesinde en önemli sosyal ortam olan aile, dini, milli ve hukuki değerleri ile toplumun çekirdeğini oluşturur. Ayrıca, Bozkır kültürünü oluşturan insanların, toplum içerisinde etkileşime girdikleri zaman kurdukları sosyal ilişkilerinde belirleyecekleri davranışları hazırladıkları ve fonksiyonel olarak toplum içerisinde üstlenecekleri rolleri yaşatarak öğreten sosyalizasyon zincirinin ilk halkasını da aile temsil etmektedir.

Türk tarihinin, töresinin ve kültürünün en önemli yazılı belgesi konumunda ki Orhun Abideleri’nde yer alan: 

“Yukarıda Türk Tanrısı, Tiirk(iin) mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş, Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İlteriş Kağanı, annem îlbilge Hatunu göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmış olacak… Türk milletinin adı sam yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunu yükseltmiş olan Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi, o Tanrı, kağan (olarak) oturttu tabiî “[1]

sözleriyle anne ve babayı birlikte ele alan bu ifadeler, Türk milletinin temelinde ‘aile’ kavramının önemini göstermektedir. Bir toplumda, aile fertleri arasında sosyal ve hukuki denge var ise, aile, toplumun en küçük birimi olduğundan, aynı dengeyi o toplumun genelinde de bulmak mümkündür. Bu hususla birlikte, “Gök kubbeyi devletin, çadırı ise ailenin örtüsü” kabul eden eski Türklerde devlet düzeni ile aile düzeni arasında çok yakın ilişkiler bulunmaktadır.[2]

Göktürklerin Türeyiş destanında dişi kurtla evlenerek Göktürk neslini devam ettiren bir “erkek”tir: Türk ailesi, ataerkil yani diğer bir deyiş ile baba ailesi tipinde idi. Ailenin reisi baba sayılmaktaydı. Oğuzların aile düzeninde baba otoriteyi temsil eder. Töre gereği kendisine saygı duyulur, çatışmalar olsa bile aile bireyleri babaya karşı saygı da kusur etmezler. Bunun sebebi ise, aile içerisinde en önemli sorumlulukların baba’da toplanıyor olmasından kaynaklıdır.[3]

Türk ailesinin reisi olan baba, kendisi bir mesleğin icrası ile meşgul olurken aynı zamanda ailenin geri kalanlarının da işleriyle meşgul olmakta idi. Mesela bunların başında; ev sıvamak, koyun sağmak, yün kırkmak, odun kesmek, tuz dövmek, elbise dikmek, veya yamamak, çizme yapmak, kayış dikmek, ip örmek, koyun kesmek, tomruk yapmak, meyve dermek, börk dikmek, ağ örmek, üzüm sıkmak, biber dövmek, evi genişletmek, duvar yapmak, bıçak bilemek, buğday öğütmek, gibi işler görmekteydi.[4] Aile reisinin önderliğiyle Türk ailesi, hem mensubunun hem de yakın çevre insanlarının güvenlik ve geleceklerinin teminatıdır. Bu aile, dinî, millî, ahlakî ve töreden alınan ilham ve kurallara göre kurulur; mukaddestir ve sürekliliği esastır.

 

Eski Türkler’de kadınlara önem verilir ve onlara saygı duyulurdu. Bu yüzden, bozkır toplumunun temel yapı taşı olan ailede babalar kadar annelerinde söz hakkı mevcut idi. Evin hanımı olan kadın her zaman eşinin yardımcısı ve onun destekçisi olmaktaydı. Ailenin günlük hayatındaki işleri kadın ve koca tarafından yapılmaktaydı. Kadına bu işlerden genelde ev işleri düşmekteydi. Bu işler aile içerisinde değerlendirdiğimiz zaman, genel olarak yemek yapmak, çamaşır yıkamak, dikiş dikmek, çocuklara bakmak gibi gündelik işlerdi.[5] Bozkır toplumunda kadın oldukça özgürdü ve hiçbir kısıtlamaya tabi değildi. Toplumda saygı gören kadın, eşi ile birlikte ailenin tüm faaliyetlerine katılabilmekte idi. Bozkır coğrafyasının yaşam koşulları gereği kadınlarda isterler veya gerek duyarlarsa at binip, silah kullanabilirlerdi. [6]

Uygur Türeyiş Destanında ise, Uygur neslinin türemesini sağlayan bir “kadın”, yani Uygur hakanının güzel ve kahraman kızıdır. Bu sebepten dolayı Uygurların “anaerkil” bir yapı içine girdikleri görülmektedir. Sağlam, güçlü ve iyi nesiller yetiştirecek bir toplum ancak düzenli ailelerin bir araya gelmesinden oluşur. Toplumun göstergesi olan ailenin kurucusu, idarecisi ve yönlendiricisi de kadındır. Aile birliğini meydana getiren, güçlendiren; anaerkil soya dayanan; Şamanizmin kaynağı olarak kabul edilen ‘Tsinler dini’, kadın unsuruna verdiği imtiyazlardan dolayı ‘kadın dini’ olarak adlandırılmaktadır. Ayrıca, Şamanların anaerkil totemleri, Umay adlı mitolojik unsur, Kırgız ve Kaşgar Türklerinin Od anaları, dişi periler, güzellik ilahesi Ayzit, Güneş Hanım Çulcu Hanım, Öksöz Kız gibi kadın efsane kahramanları ve buna benzer diğer örnekler, Eski Türk inanışlarında mevcut olan ana kültüne ve ailenin önemine kutsiyet verildiğinin delilidir.[7]

Yaratılış destanlarının girişinde şu sözlere yer verilmektedir: “Daha hiçbir şey yokken “Tanrı Kara Han”la su vardı. Kara Han’dan başka gören, sudan başka görünen yoktu. Kara Han yalnızlıktan sıkılıp ne yapayım diye düşünürken su dalgalandı. “Ak Ana” çıktı. Kara Han’a “yarat” diyip yine suya daldı. Görüldüğü gibi, bu destanda ve diğer versiyonlarında kadının önemli bir yeri vardır. Burada Tanrı Kara Han’a “yarat” emir ya da ilhamını veren, bir kadın olan Ak Ana’dır.[8] Türk destanlarında da aile yapı taşının temeli olan kadına büyük bir değer verildiğini görmekteyiz. Düşünceleri, davranışları, hayat tarzları ile milletlerin tarihinde önemli rol oynayan destan kahramanlarını yetiştiren anneler ve eşler, pek çok olumlu meziyete sahip sıradışı kişilerden oluşmaktadır.[9]

Türkolog Radloff tarafından Altay Türkleri arasında derlenen Yaratılış Destanı’nda, kâinatın yaratılması için Kayra Han Ülgün Ata’ya ilham veren Akine (beyaz anne) adındaki bir kadın hayalidir. Türk dünyasının yaradılışı efsanesine göre, kâinat yaratılmadan önce, her taraf su ile doluydu. Ülgün Ata yalnızlıktan sıkılarak ne yapacağını düşünürken, denizin içinde Akine göründü ve ‘ittim bitti-yarattım oldu’ de!” dedi ve kayboldu. Benliği bu ilhamla dolan Kayra Han, Akine’den aldığı hissiyat ile bütün kâinatı yaratıverdi. Mitolojide ilk aile kurucusu olarak nitelendirebileceğimiz Akine, Kayra Han’a ahlâkın esası olarak doğruluk ve metanet gibi temel değerleri de öğreten kişinin kendisidir. [10] Uygurların Türeyiş efsanesini kaynak olarak değerlendirdiğimizde ise Tolga ve Selenga Irmaklarının birleştiği yerde bir kayın ağacı vardır. Gökten inen ışıkla, kayın ağacı nurla dolar; on ay on gece sonra kayın ağacından beş çocuk doğar ve Uygurlara han olur. Bu ağaç, aynı zamanda bütün insanlığın atası olan ‘Kadın Ana/Ana Tann’yı içinde saklar.[11]

Türk aile yapısında, erkek evladı yetiştirme babanın; kız evladını yetiştirme ise annenin vazifesidir. Baba, oğluna ata binmeyi, ok atmayı, kılıç çalmayı, savaşmayı ve insanlığı öğretir. Oğul, anne ve babasından habersiz evlenmez ve evlendikten sonra da, ancak babasının izniyle; anne ve babasının hayır duasını alıp, ellerini öperek yola çıkar veya aileden ayrılabilir. Türk ailesinde kardeşler arası ilişki de çok kuvvetlidir.

 Göktürk Kitabeleri’nde yer alan “Küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım”[12] sözleri bozkır kavmi olan Türklerin aile içerisinde sadece anne, baba ve çocukların ilişkisiyle sınırlı kalmayıp, gerek kardeşler açısından gerekse de genel anlamda önem arz ettiğini göstermektedir. Aile birliğini yansıtan bu örnekte de görüldüğü gibi, bütün aile fertleri arasında güçlü bir sevgi, saygı ve dayanışma bağı vardır. Bozkır kültürü içinde gelişip şekillenen aile yapısında, kardeşler arası ilişkiler, yerine getirilmesi gereken sosyal yükümlülüklerle de ayrı bir öneme sahip idi.

Eski Türk ailesine mensup gençler, ailelerini korumak için savaşırlardı. Aileler, devlete asker vermek zorundadır; ancak bunu yaparken, devletin yararları ile kendi yararları arasında bir ayrılık görmemekte devletin yararını kendi yararı gibi düşünmektedir. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar, kendileri çıplak kalsalar bile, en sıcak tutan kalın elbiselerini; belki de tek giyeceklerini askere giden akrabalarına verirler ve bu durumdan hiç rahatsızlık duymazlardı.[13] Bunun en büyük nedeni ise, gerçek bir aile olmak düşüncesiydi.

Oğuz Kağan destanında onun doğuşu, çocukluğu, gençliği, bir gergedan öldürmesi, göğün ve yerin kızlarıyla evlenmesi, yer ve gök varlıklarının Oğuz’un oğlu olmaları gibi konular kültürel ve dini hayat hakkında bilgiler sunarken yine aile kavramı hakkında da önemli bilgilere ışık tutmaktadır.[14] Göç destanı’nda ise aile ile ilgili dikkat çeken bir husus, bu destan ışığında hakanların ölümü, arka arkaya gelen felaketler, ülkenin yoksullaşması ve göç, ülkedeki bir kaya parçasının yabancılara verilmesi sonucunda meydana gelmiştir. Bu kayanın verilmesini sağlayan ise Uygur hakanının Çinli bir kızla evlenmiş olmasıdır.

Göç hadisesine bilimsel açıdan bakıldığında, belki mitolojik ancak günümüzde de etkisini sürdüren şu düşüncelere yer verilebilir: Ülke yöneticileri, bir taş parçasını bile kendi çıkarları için başkalarına vermemelidir. Verdiği zaman ülkede sosyal, siyasal ve ekonomik kriz başlar, ülke felakete sürüklenir. Özellikle ülke yönetiminde yer alanların yabancı kızlarla (ya da erkeklerle) evlenmelerinde dikkatli olunmalıdır. Bu kültürel değişim çeşitli vesilelerle ülke insanını yoksulluklara, bölünmelere ve sonucunda felaketlere götürebilir. Güzel ve düzgün bir aile kurmanın önemi ise burada vurgulanmıştır. [15]

Türk destanlarında ailenin temel unsurlarından birisi de kız çocuklarıdır. Onlar genellikle erkek çocuklar gibi çok fazla ön planda değillerdir. Ön planda olmamaları kızlara değer verilmediği anlamına gelmemektedir. Öyle ki, Bay Piçen bey bütün Oğuz beylerinin huzurunda kız çocuğu istemesi kıza verilen değeri göstermesi, aile içerisinde cinsiyet ayrımı yapılmaması bakımından önemlidir. Kızların da destan dünyasında belli bir yerleri vardır. Destanlarda adı ve bahsi geçen kızlara baktığımızda bunların bazı ortak özelliklere sahip olduklarını görürüz. Doğumları ve eğitimleri hakkında fazla bilgi sahip olamadığımız bu kızlar hakkında, tıpkı erkek kahramanlar gibi ata binme, kılıç kullanma ve savaşabilme yetenekleri vardır. Hatta bazen adı bazı alpları bu kızlar mağlup edebilmekte olduğunu görmekteyiz. 

Ayrıca ailenin toplumda ki etkisine de dikkat edilirdi. Aile evlenme ile oluşmakta olup evlilik dışı münasebetler toplum tarafından ağır bir şekilde cezalandırılmaktaydı. Daha eski dönemlerden itibaren söz konusu evlilik dışı münasebetlerin toplumun karakterini bozduğunu gören Türkler bu münasebetlere karşı her zaman önlemler almışlardır.

Konargöçer toplum olmalarının tabii özelliği olarak, yerleşik düzende oturmaları mümkün olmamıştır. Sürekli hareketlilik, farklı mekânlarda bulunma, Türklerin pek çok kültür ve dinle tanışmasına sebep olmuştur. Bu kadar renkli ve hareketli bir tarihi geçmişe sahip olan Türk milleti farklı kültürlerden aldığı yenilikleri milli kültür unsurlarıyla bütünleştirmeyi başarmıştır. Özetle, Türklerin sahip olduğu farklı kültürler onların ne aile düzenlerini de ne de başka bir benliklerine zarar verememiştir.

Türklerin bu kadar çeşitli millet ve kültürle temasları sırasında asli değerlerinden biraz olsun kopmamasının en temel nedeni ise sağlam ve istikrarlı aile yapısı sayesinde süregelmiştir. Bir toplumda aile ilişkileri ne kadar sağlıklı ve düzenli ise toplum da o derece düzenli olur; çünkü, toplumu oluşturan kişilerin yetiştirildikleri temel yer, aile kurumlarıdır. İnsan, manevi huzur ve saadete aile içerisinde ulaşmaktadır. Bu tarz bir aile ortamında yetişen çocuklar ise toplum içinde, şahsiyetli mantıklı, tutarlı, üretken, kendisiyle barışık kişiler olarak görev yapan bilinçli sosyal grupları ve meslekleri meydana getirirler.

Türk toplumun temeli olan aile hakkında verilen bilgilere bakıldığında yanaklar nasıl birbirinden ayrılmazsa, zırhın yakası, nasıl zırhtan kopmazsa, kayın ağacın kabukları ve katları nasıl sağlamsa, ince çift dikişler, nasıl sık ve bitişik ise Türk ailesi bu şekilde sağlam temeller üzerine kurulu ve birbirine sımsıkı bağlarla bağlı bir yapıdaydı.[16]

Kültürün kuşaktan kuşağa aktarıcısı olan ailede kültürle ilgili hususlar, öncelikle anne baba tarafından çocuklara kazandırılır. Ailenin görevi, kültürel değerlerini bilen, onlara sahip olacak gençler yetiştirmektir. Kültürlü insan ise; toplumun kültür unsurlarının neler olduğunu bilen ve onları davranışlarıyla uygulayan insan demektir.

[1] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi, Yayınları 1, 67. baskı, İstanbul 1978, s.21,24

[2] Bahaddin Ögel, Türk Mitolojisi, 1,11, Millî Eğitim Basım Evi, İstanbul 1971, s. 137

[3] Erbay H. , Dede Korkut Kitabı, Han’ım Hey, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Yayınları, Ankara 2012, s.244

[4] Salim Koca,Türk Kültürünün Temelleri-2, Pelin Ofset Tipo Matbaa, Ankara 2010, s.126

[5] Salim Koca,Türk Kültürünün Temelleri-2, Pelin Ofset Tipo Matbaa, Ankara 2010, s.120

[6] Salim Koca,Türk Kültürünün Temelleri-2, Pelin Ofset Tipo Matbaa, Ankara 2010, s.121

[7] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Arkadaş Matbaası, İstanbul 1940, s. 124

[8] Hüseyin Nihal Atsız, Türk Edebiyatı Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul 1992, s.33-34.

[9] Umay Günay, Türk Destan ve Efsanelerinde Kadın, Tercüman Kadın Ansiklopedisi, c.II, İstanbul 1984, s.412

[10] Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Türk Tarih Kurumu Yayınlan, Ankara 1987, s. 274

[11] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 1,11, Millî Eğitim Basım Evi, İstanbul 1971, s. 92

[12] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi, Yayınları 1, 67. baskı, İstanbul 1978, s. 91

[13] M.Öcal Oğuz, “Manas Destanı ve Dede Korkut Kitabı’nda Kardeşler Arası İlişkiler”, Millî Folklar, c. 4, yıl: 8, sayı: 31/32, Güz/Kış 1996, s.39

[14] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, 1,11, Milli Eğitim Basım Evi, İstanbul 1971, s. 60

[15] Saim Sakaoğlu-Ali Duymaz, İslamiyet Öncesi Türk Destanları, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2002,s.245

[16] Salim Koca,Türk Kültürünün Temelleri-2, Pelin Ofset Tipo Matbaa, Ankara 2010, s.119

 

Begüm Şen

Anadolu Tarih Editörü. Tarih ve Sosyoloji.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu