RÖPORTAJTürk Tarihi
Trend

Dr. Evren Mercan ile “19. Yüzyıl Osmanlı Donanması ve Donanmanın Gelişimi” Röportajı

Röportaj serimizin 10. bölümünde Deniz Harp Tarihi ve Stratejisi alanında uzman Dr. Evren MERCAN ile “19. Yüzyıl Osmanlı Donanması ve Donanmanın Gelişimi” başlıklı bir sohbet gerçekleştirdik. Keyifli okumalar dileriz!

Umut YEĞEN: Evren Hocam merhabalar, Anadolu Tarih ekibi olarak röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Dilerseniz ilk sorumuzla röportajımıza başlayalım.

Umut YEĞEN: Öncelikle şu soru ile başlayalım dilerseniz. 19. yüzyılda Osmanlı donanmasının gelişimi genel hatlarıyla ne şekilde olmuştur?

Evren MERCAN: 19. Yüzyılda Sanayi Devrimi’yle beraber ortaya çıkan teknolojik ilerlemelerin denizciliğe sirayet etmesiyle birlikte, deniz gücü adeta altın bir çağ yaşadı diyebiliriz. Buhar makineleriyle donatılmış harp gemileri daha önce görülmedik düzeyde manevra avantajı ve buna bağlı olarak stratejik hareketlilik kazandı. Bu minvalde 1853-56 Kırım Harbi’nin Osmanlı askerî ricali nezdinde bir dönüm noktasını temsil ettiği aşikâr. Zira kendileri makro seviyede deniz kuvvetlerinin savaşın gidişatını değiştirmekteki stratejik rolünü ve başta İngiltere olmak üzere dönemin büyük güçlerinin modern donanmalarıyla deniz hâkimiyetini sağlamakta ve istedikleri bölgeye güç intikali gerçekleştirmede ne denli avantajlı olduğunu bizzat müşahede etmişlerdi. Bunun yanında Osmanlı jeopolitiği özelinde stratejik sorunlar da güçlü bir deniz gücünün gerekliliğine işaret ediyordu. Gelgelelim; Osmanlı’yı çevreleyen deniz alanları, stratejik geçiş güzergâhı olan Boğazlar ve uzun kıyı hattının asgarî düzeyde güvenliğini sağlamak bile başlı başına bir sorundu. Hele ki 19. yüzyıl boyunca Düvel-i Muazzama yani dönemin Büyük Güçleri’nin Gambot Diplomasisi üzerinden bir dizi diplomatik ve askerî müdahalelerde bulunması mevcut sorunları, tahammülü imkânsız bir boyuta taşımaktaydı. Tüm bu ciddi beka ve güvenlik sorunlarının gölgesinde 19. yüzyıldaki neredeyse tüm padişahlar, denizciliğe önem atfetmekte bir zorunluluk hissettiler. İlk kertede bir yerde “eğlencelik” görülen buharlı gemiler zamanla Osmanlı Donanması’nda da yaygınlaşmaya başlamış, sonunda Sultan Abdülaziz devrinde de zirve noktaya ulaşmıştı.

Umut YEĞEN: Peki hocam, Osmanlı Devleti için bu dönemde donanmanın maliyeye etkisi nasıl olmuştur? Büyük bir donanma kurmak oldukça maliyetli miydi?


Evren MERCAN: Hangi dönemde olursa olsun deniz gücünün harekât imkân ve kabiliyetlerini geliştirmeye ilişkin en yeni teknolojiye sahip olmak daima iktisadi manada zorlayıcı olmuştur. Zira donanmada ordudakine benzer bir terhis usulü veyahut tenkisat durumu mevzu bahis değildir. Donanma hem harp hem de barış zamanında kuvvetini muhafaza etme zorunluluğundan dolayı bütçeden ciddi meblağlar talep eden bir kuvvettir. Bu yüzden yeni bir donanma teşkilinde ülkenin mevcut iktisadi ve askerî önceliklerini sağduyulu bir biçimde değerlendirmek ve ona göre yeni bir kuvvet yapısı oluşturmak oldukça mühimdir. İşte herkesin malumu Sultan Abdülaziz döneminde bir araya getirilen, ülke ekonomisini çöküntüye uğratacak, Muharrem Kararnamesi ve akabinde ülkenin başına Düyun-ı Umumiye belasını musallat eden pahalı ve stratejik planlamadan yoksun bir donanmanın sonu bellidir. Girit’teki isyana karşı adanın ablukası ve 93 Harbi sırasında Karadeniz’de üstün körü icra edilen sınırlı harekât dışında dünyada dördüncü deniz gücü addedilen bir donanmanın operasyonel bir karşılığının olmaması gerçekten düşündürücüdür. Bu da meselenin yalnızca donanmanın gemi ve teçhizatının dâhil olduğu materyal bacağını modernize etmekten ibaret olmadığını, personelin kifayetine ilişkin ciddi bir zafiyetin de varlığını delalet eder.


Hülasa eldeki kısıtlı imkânlarla yurtdışından en modern harp gemisi ve buna bağlı teçhizatı sınırlı teknolojik transfer modeliyle almak tek başına yeterli değildir. Bunun yanında bu materyalin idamesini sağlayacak sanayi altyapısını kurmak, modern koşullara ayak uyduracak bir eğitim ve tüm bunların yönetimiyle alakalı kurumların kurulmasına da ihtiyaç vardır. Osmanlı Devleti’nin bu altyapıyı kurma işini kâğıt üzerinde başardığını açıkça görsek de mezkûr kurumların performans çıktısının zayıf olduğunun atlını çizmek gerekir. Mesela modern kıstaslarda zırhlı bir harp gemisinin inşası Tersane-i Amire nazarında her daim altından kalkılamayacak bir yönelim olarak görüldü. Benzer şekilde personel yetiştirilmesinde de çağın gerekliliklerine uygun tedrisata sahip harp okullarındaki eğitimin de yeterli olmadığı anlaşıldı. Nitekim aşırı teorik bakış açısı ve denizcilik formasyonun yeteri kadar pratiğe yansıtılamadığı bir eğitimin sonucu da Osmanlı Donanması için pek de iç açıcı olmayacaktı.


Umut YEĞEN: Hocam dilerseniz biraz da sizin uzmanlık alanınız olan ve aynı zamanda da yüksek lisans tezi olarak sunduğunuz bizim Denizcilik tarihimizdeki ilk denizaltılar olan “Abdülhamid ve Abdülmecid” denizaltılarının hikayesine değinelim. Bize kısaca bu denizaltıların öyküsünden bahsedebilir misiniz?

Evren MERCAN: 1868 yılında Robert Whitehead’in ilk kendinden hareketli torpidoyu icat etmesi o zamana kadar deneysel kabul edilen denizaltılara ilişkin umutları de yeşertmişti. Osmanlı Devleti de başından itibaren yurtdışındaki sefaretlerinde bulunan ateşemiliter ve navaller aracılığıyla denizaltı gemilerine büyük bir ilgi göstermiş ve uluslararası tertiplenen denizaltı deneme seyirlerine olabildiği ölçüde katılım sağlamıştı. O dönemde denizci devletlerin bu yeni icat platformların kabiliyetleri hakkında bilgi ve deneyimden yoksun oluşu, denizaltı gemisinin göz korkutucu bir role bürünmesine neden olmuştu. 1885 yılında Yunanistan’ın, Osmanlı Devleti’nin uzun süredir takip etmekte olduğu Nordenfelt Firması’nın tasarımı olan Nordenfelt-I adlı denizaltıyı beklenmedik bir şekilde satın alması başta Sultan Abdülhamid ve askerî önderler gözünde ciddi bir tehdit oluşturmuştu. Bunda Osmanlı Devleti’nin Yunanistan ile yaşamakta olduğu siyasi huzursuzluk ve müstakbel bir harbin patlak verebileceği ihtimalinin de etkili olduğunu söyleyebiliriz. Sonunda Osmanlı Devleti, Yunanistan ile “misli ile mukabele” etmek için Yunan Donanması’na alınan Nordenfelt-I’den daha gelişmiş ve onun taşıdığı bir torpidoya nazaran üç torpido taşıma kapasitesiyle daha etkili olan iki adet denizaltı sipariş etmişti.

Nordenfelt II ve Nordenfelt III adıyla pazarlanan bu iki denizaltı, parçalar halinde Dersaadet’e gelmiş ve Tersane-i Amire’de montajı yapılmıştı. 6 Eylül 1886 denize indirilen ilk olan Nordenfelt-II’ye “Abdülhamid” diğerine ise “Abdülmecid” ismi verilmiştir. Tarihte ilk defa bir padişahın bir gemiye hem kendisinin ve hem de babasının ismini vermesi de bu denizaltıların Sultan Abdülhamid tarafından ne kadar önemsendiğinin bir göstergesidir. Ne var ki büyük beklentilerle satın alınan bu iki denizaltıdan hem Haliç’te yapılan statik dalış, hem de İzmit Körfezi’ndeki etraflıca icra edilen dinamik dalış ve torpido taarruz tecrübeleri başarılı olmaktan bir hayli uzaktı. Denizaltıların su altı yatay seyrinin emniyetsiz olduğu ve kontrat hükümlerine uygun olmadığı ve geliştirilmesi gerektiği sonucu ortaya çıkmıştı. Yalnızca gözcü kulesi su üzerindeyken su üstü gemisine torpido atışı yapabileceği anlaşılmıştı. Hatta 1888 yılında Sultan II. Abdülhamid’in yanında bizzat yabancı devlet sefirleri ve ateşemiliterler de hazır bulunduğu bir tecrübede, Abdülhamid denizaltısının Sarayburnu’nda eski bir posta vapurunu torpido hücumu ile batırdığı iddia edilir. Bu taarruz teknik olarak mümkün olsa da bahsi geçen olayı teyit edecek herhangi bir arşiv kaydına rast gelinmemesi, biz tarihçileri bu olay hakkında daha ihtiyatlı davranmaya sevk etmektedir. Bu iki denizaltının hangi maksatla alındığı ve niçin bir türlü kullanılamadığına dair teknik ve sair gerekçelerle ilgili daha detaylı bilgi talep edenlere ,hâlâ nüshasını bulunabilirlerse, Deniz Kuvvetlerine ait Osmanlı Bahriyesi’nde İlk Denizaltılar Abdülhamid ve Abdülmecid adlı kitabımı temin etmelerini tavsiye ederim.

Umut YEĞEN: Hocam zannımca okuyucularımızın en çok merak ettiği mevzu şu olacaktır. Bildiğimiz üzere ülkemizde genel bir kanı var. O da “Sultan Abdülhamid donanmayı Haliç’te çürümeye terk etmiştir.” Bu mevzunun aslını bize anlatabilir misiniz?

Evren MERCAN: Bu bir röportajda anlatılmayacak derinlikte, hatta benim doktora tezimin etraflıca konusu olmuş bir sorudur. Yine de Sultan II. Abdülhamid’in donanmaya olan tutumunun vehmine intisap eden karakterinden öte devletin içerisinde bulunduğu mali darboğaz ve büyük güçlerin diplomatik baskılarının belirleyici olduğunu burada söyleyerek sorunuzu cevaplamaya başlayabilirim. Elbette kendisinin, dünya ve denizciliğe ilişkin algısının da donanmaya bakışında etkili olduğu açıktır.

Sultan Abdülhamid, eldeki imkânlar ve yapabilecekleri arasında rasyonel bir bağ kurarak amcası Sultan Abdülaziz’in pahalı ve kısa sürede iptidai hâle gelen donanması yerine kıyı korumasını esas kabul eden ucuz ve etkili bir çekirdek donanmanın kurulmasını hedeflediğini arşiv belgelerine istinat ederek kolaylıkla söyleyebilirim. Tabii bu bakış açısını perçinlemekte 93 Harbi’nin öğretici tecrübeleri de belirleyiciydi. Gerçekten de 93 Harbi, torpidobot ve torpidoyu atabilecek platformların kritik önemini bizzat gözlemleyen bahriye kurmaylarının da stratejik tercihlerini belirlediği acı bir deneyim olmuştu. Bu yüzden Sultan Abdülhamid ve onun çağdaş denizcilik hakkında en önemli bilgi kaynaklarından biri olan yabancı müşavir subayların yönlendirmesi ve bahriyenin en mühim istihbarat kaynağını teşkil eden ataşenavaller vasıtasıyla savunma odaklı, iddialı olmaktan uzak bir donanma programı hazırlandı. Ülkenin mali açıdan çöküntüye uğraması sadece Sultan’ın değil, caydırıcı bir donanma kurma hülyasında olan bahriye ileri gelenlerinin de elini kolunu bağlamıştı. Ancak Osmanlı Devleti’ni çevreleyen denizlerdeki yükselen tehdit algısı ve bununla eşgüdümlü güvenlik açığının ortaya çıkması, eldeki kaynakları donanma cenahında maksimize etmeyi zorunlu kılmıştı. Nihayetinde tarihte ilk defa Osmanlı Donanması ihraç da olsa bir donanma doktrinine uygun biçimde kuvvet yapısını belirleyecekti. Müşavir paşaların teknik desteği ve bahriyenin yeni teknolojik silahlara olan ilgisi ile birlikte Osmanlı Devlet ricali, Fransız Jeune École doktrininden mülhem silah ve platformlar olan torpido, torpidobot, kruvazör ve daha sonra donanma envanterine girecek denizaltıların öne çıktığı bir savunma konseptine dört elle sarılacaktı.

Umut YEĞEN: Hocam şu soru ile röportajımızı sonlandırmak istiyorum. Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet dönemine nasıl bir donanma bırakılmıştır?

Evren MERCAN: 1911 Trablusgarp Harbi’nden itibaren neredeyse kesintisiz 11 yıldır devam eden savaşlar neticesinde ortada elle tutulur bir donanma dahi kalmamıştı. Bu süre zarfında neredeyse doğru düzgün bakım yüzü görmeyen ve yenileriyle ikame edileme şansından yoksun harp gemilerinin hurda bir materyal yığınına dönüşmesi, yeni kurulacak ve mütevazi kaynaklara sahip Cumhuriyet Donanması’nın en büyük handikapıydı. Kâğıt üzerinde toplamda 60 bin tonluk bir kuvvete tekabül eden bu donanma, çok büyük onarımlara ihtiyaç duyan ve operasyonel bakımdan neredeyse tamamı gayr-i faal olan harp gemilerinden müteşekkildi. Bunun dışında elde ne bir talimname ne de başka türlü bir eğitim dokümanı kalmıştı. Savaş sırasında ya kaybolmuş ya da kasıtlı olarak imha edilen bu kıymetli belgelerin yoksunluğu yeniden kurulma yolunda bir donanma için hatırı sayılır biz zorluktu. Bir de İstiklal Harbi’nden çıkan muzaffer generallerin donanmaya olan sorunlu bakış açıları da ilk kertede güçlü bir deniz gücünün kurulması yolunda diğer engellerden biriydi. Başta Fevzi Paşa ve Genelkurmay’daki karacı subayların donanmayı orduya destek veren yardımcı bir kuvvet olarak görmesi, Marmara’dan çıkmayacak bir deniz gücüne razı olmayı gerektiriyordu. Allah’tan deniz jeopolitiğinin kıymetini Genelkurmay’a nispeten çok daha iyi kavramış Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün devreye girmesi ve akabinde Bahriye Vekaleti’nin kurulması, denizci-karacı gerginliğini bir nebze de olsa rayına koymaya yetmişti. Ancak bu girişimin de ömrü pek uzun olmayacaktı. Vekâlet’in idari olarak Genelkurmay’dan bağımsız bir yapıda oluşu ve denizcilikle alakalı olmayan bir kişinin riyasetine girmesi ve Fevzi Paşa’nın silahlı kuvvetlerin idaresinde tek yetkili kişi tayin edilmesi, denizciliğe ilişkin iyi niyetli birçok girişimin boşa çıkarmaya yetmişti. Yine de Osmanlı’dan miras kalan ve etraflıca bir bakımdan geçen Yavuz muharebe kruvazörü, Hamidiye ve Mecidiye muhafazalı kruvazörleri ve birkaç muhribin yanında yurtdışından tedarik edilen denizaltı ve muhriple birlikte 1930 yılların sonuna doğru Cumhuriyet Donanması kendi ölçeğinde bir caydırıcılığa sahip olacaktı.

Umut YEĞEN: Evren Hocam, değerli vaktinizi bizlere ayırdığınız için çok teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

Evren MERCAN: Teşekkürler, iyi çalışmalar.

Diğer röportajlarımıza ulaşmak için; https://anadolutarih.com/category/roportaj/

Yazarın diğer yazılarına ulaşmak için; https://anadolutarih.com/author/umutyegen/

Umut Yeğen

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünden mezun oldum. Yakın Çağ Siyasi Tarihi ile ilgilenmekteyim. Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmud dönemleri ilgili olduğum dönemleri oluşturmaktadır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu