MakaleTürk Tarihi
Trend

Ekonomik ve Toplumsal Gelişmeler Işığında Kemalist Devrim

         

            Türkiye’nin modernleşme tarihini bir siyasi reform tarihi olarak okumak ve bunun yarattığı toplumsal ve ekonomik etkilerin üzerinde yeterince durmamak yaygın bir eğilimdir. Türk modernleşmesine çizgisel bir tarih metoduyla yaklaşmak bu eğilimi besleyen asıl etkendir. Buna ek olarak, Türk modernleşmesini, cumhuriyetin ilanı ve devrimlerin gerçekleşmesinin ardından yani başarıya ulaştığı andan geriye doğru okumak da bir modadır. Daha açık ifade etmek gerekirse, 1930’lardan bakarak, Tanzimat ve Islahat Fermanlarının yarattığı rejimleri, ileride cumhuriyete ulaşacak birer adım olarak görmek, I. Ve II. Meşrutiyet süreçlerini yine aynı çizgide okumak genel kabul görmüştür. Ancak aksine, 30’ların yarattığı Türkiye, hiç de Tanzimat rejiminin hedeflediği bir Türkiye değildi. Yabancı sermayenin jandarmalığından başka bir şey olmayan Tanzimat rejimi, Mustafa Kemal Atatürk’ün mali bağımsızlığı siyasi bağımsızlıkla eşitleyen devrimci yaklaşımının tam zıddı bir noktada yer alır. Saray ve Bab-ı Ali’nin egemen olduğu eski Osmanlı düzenini reforma tabi tutarak sürdürmeye çalışan bu feodal ıslahatçı rejim, cumhuriyetin yıktığı bir sistemdir. Çünkü Tanzimat rejimi, egemenliğin kaynağını halkta görmüyordu, sarayla iş birliği halinde yaratılan bir bürokratik diktatörlüktü. Ayrıca yabancı sermayenin Osmanlı ülkesini yarı sömürge haline getirmesi için uygun koşulları yaratmıştı. Tanzimat yöneticilerinin reform diye ifade ettiği gelişmeler emperyalist Batılı devletlerin ülkemizin ekonomisine el koyabilmesi için gerekli koşulları hazırlayan iç işlerimizi onların denetimine sokan adımlardı. Tanzimat Fermanıyla kurulan rejime ilk tepkileri Yeni Osmanlılar hareketi verdi. 1. Meşrutiyet, Tanzimat’ın Batı işbirlikçisi liberal rejimini kısa süreliğine de olsa kesintiye uğrattı. 2. Meşrutiyet’in ilanı ise daha uzun soluklu ve cumhuriyet ile süreklilik halinde olan büyük bir devrimdi. 2. Meşrutiyet, milli egemenliğe doğru atılmış büyük bir adımdı ve yüzlerce yıldır Tanrı buyruğu sayılan egemenliğin kaynağını tartışmaya açmıştı. Üstelik, Kemalist Devrim’in başardığı işlerin ilk adımlarının da özellikle 2. Meşrutiyet döneminde atıldığını görmek, Jön Türk devrimciliğiyle, Kemalist devrimciliğin arasında süreklilik ilişkisini olduğunu ortaya koyar.

            Kısacası, 1. ve 2. Meşrutiyet, Tanzimat rejimine karşı yapılmış devrimlerdir ve bilhassa ikincisi bu rejimi yıkmış ve cumhuriyetin ön sözünü yazmıştır. Bu yalın gerçeğe ulaşmamızı sağlayan metot ise, Türk modernleşmesini toplumsal ve ekonomik değişim perspektifiyle okumaktır.

Siyasal İktidar: Toplumsal ve Ekonomik Değişimin Aracı

            Faroz Ahmad’ın dediği gibi, Kemalistler de kendilerinden önceki İttihatçılar gibi siyasal iktidarın amacının toplumsal ve ekonomik devrimi gerçekleştirmek olduğuna, bu olmaksızın siyasal devrimin sonuca ulaşmayacağına inanıyorlardı.[1] Ahmad’a göre İttihatçılar bu devrimi başaramadı çünkü birbirini izleyen krizler nedeniyle taşra eşrafıyla ve tutucu güçlerle uzlaşmak zorunda kaldılar. Aslına bakılırsa bu birbirini izleyen krizler konusu açılmalıdır. Çünkü 2. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte, eski rejim kalıntılarıyla, liberallerle ve ayrılıkçı gayri müslimlerle mücadele, İttihatçılara uzunca bir süre iktidar gücünü tam olarak vermemişti. Tam olarak yönetilemeyen bir ülkede ise İttihatçılardan daha fazla devrim beklemek pek de insaflıca olmazdı. Ancak 1913 Bab-ı Ali baskınıyla ipleri eline alabilen İttihatçılar, bu tarihten kısa bir süre sonra kendilerini büyük bir dünya savaşının içerisinde imparatorluğun son vatan parçalarını savunurken bulmuştu. Üstelik bu savaşın içerisinde dahi önemli yenilikler yapmayı başardılar. Bunlardan en önemlileri, Kemalist Devrim’in de ısrarla sürdüreceği bir milli burjuvazi yaratma çabası, medeni hukuka yönelik adımlar (Hukuk-u Aile Kararnamesi) ve iç istikraz yoluyla savaşın yükünü halkla paylaşan devrimci anlayış olmuştur. Cavid Bey’in liderliğinde 1918’de yapılan bu iç borçlanma, Milli Mücadele yıllarının Tekalif-i Milliye’sine esin kaynağı olmuştur. Fakat bunlardan da önemli olanı, İttihatçılar, 1. Dünya Savaşı’na girerek, teslimiyete razı olmadıklarını bütün dünyaya ilan etmiş oldu. Çünkü savaş, esas olarak Osmanlı Devleti gibi henüz tam sömürgeleştirilemeyen ülkeleri paylaşmak için çıkmıştı. Bunun dışında kalmak, savaşın sonunda galiplerin merhametine boyun eğmek olurdu. İttihatçılar bunu yapmak yerine, savaşa girerek, kapitülasyonları kaldırdılar. Savaş öncesi yabancı kayıt ve imtiyazları nedeniyle yapamayacakları hangi yenilik varsa bunu savaşın verdiği fırsatlardan yararlanarak yaptılar. En önemlisi de orduda büyük bir reform yaparak onu eski rejim kalıntılarından arındırdılar. Balkan Savaşlarını kaybeden ordunun bundan kısa bir süre sonra Çanakkale’de dönemin süper güçlerini yenmesi bir tesadüf değildir. Ayrıca aynı ordu, Cihan Harbi’nin çeşitli cephelerinde muazzam bir performans ortaya koymuştu. Türkiye, Milli Mücadele’ye yeni genç ve diri bir subay kuşağıyla girdi.  Kısacası İttihatçıların Cihan Harbi’ne girişi başlı başına Türkiye’nin devrimci dinamiklerini geliştirmeye, ekonomik ve toplumsal dönüşümü sağlamaya yönelikti. Padişahın egemen olduğu eski rejimi yıktıkları 1908 Devrimi’nin ardından ellerine geçen iktidarı bu yönde kullandılar, genç ve yeni bir Türkiye kuruluyordu.

            Türk Devrimi’nin itici gücü ve en önemli dinamiği olan bu sivil-asker aydın kuşağı II. Meşrutiyet sürecinde serpildi. Türk Devrimi’nin bu önder dinamiğine Doğan Avcıoğlu sivil-asker aydın zümre olarak adlandırmıştı. Bunlar esas olarak alt ve orta sınıflardan gelen bir aydın kuşağıdır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Milli Mücadele’ye ve cumhuriyete bu kuşak önderlik etmiştir.

Milli Mücadele: Kemalist Devrim’in İlk Adımı

            Türkiye, Birinci Cihan Harbi’nden yenik çıktığında İstanbul’daki burjuvazi, saray ve liberal aydınlar, Mondros Mütarekesi’nin getirdiği bunalım içerisinde çözümü bir büyük devletin (tercihen İngiltere) kanatları altına girmekte buldu. Bir başka aydın grubu ise Amerikan mandasını savunuyordu. İstanbul’un uzlaştığı çözüm esas olarak manda ve himaye oldu. Anadolu’da ise taşra eşrafı bölgesel kurtuluş planları yapıyordu. Onların aklında da Anadolu’nun bir bütün olarak kalıp kurtulabileceği inancı yoktu, ancak bir mücadele de başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın eski bir Jön Türk ve başarılı bir general olarak Milli Mücadele’nin başına geçmesiyle birlikte, millici aydınlar, askerler ve eşraf adım adım O’nun programı etrafında birleşti. Bir dizi genelge ve kongre sürecinin ardından İstanbul’da padişahın kapattığı meclisi yeniden açtırmayı başararak bu programı oradan dünyaya ilan ettiler: Misak-ı Milli. Misak-ı Milli Türkiye’nin toprak bütünlüğünü, siyasi, askeri, hukuki, idari ve mali bağımsızlığını kıskançlıkla savunan bir metindir.[2] Bu metinde kapitülasyonlara karşı çıkılması oldukça önemlidir, çünkü Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tam bağımsızlık hedefinden ne anladığını ortaya koyar. Buna göre tam bağımsızlık siyasi, iktisadi, mali, sosyal ve kültürel her alanda bağımsız olmak hiçbir yabancı imtiyazı kabul etmemekti. Kemalistlerin temel kaygıları, bağımsız bir ülkede milli bir burjuvazi, aydınlanmış ve sınıf çatışmaları yerine iş bölüşümünü gerçekleştirmiş demokratik bir toplum yaratmaktı. Bunun elbette ilk adımı bağımsızlık olacaktı. Sivil-asker aydın zümremizin bir başka deyişle milliyetçi-devrimcilerin önderlik ettiği bu devrimin birinci kaygısı bağımsızlıktı.

            İstanbul’un işgali üzerine kapanan Mebusan Meclisi’nin yerine Ankara’da yeni meclisin (Türkiye Büyük Millet Meclisi) toplanmasının ardından mücadele siyasi ve askeri safhada oldukça ilerleme kaydetti. Burada iki olay yine devrimin dinamiklerini kavramak açısından belirleyicidir. Birincisi, Mustafa Kemal, Ankara’da TBMM’yi açmasından bir sene sonra, birinci milli seneyi tamamladıklarını duyurmuştu. Birinci milli sene ifadesi, doğrudan Fransız Devrimi’nin etkisini göstermesi bakımından anlamlı olduğu kadar, Osmanlı geçmişinden kopma konusundaki ısrarın da göstergesidir.[3] Türkiye’de bunu Kemalistler kadar kimse istemiyordu. Burjuvazi, İstanbul’da yabancılarla iş yapmaktan memnun fakat yabancıların ayrıcalıklarından rahatsızdı. Ancak Osmanlı’dan kopmak gibi bir derdi yoktu. Hatta tam tersini yani geleneksel kurumların ayakta kalmasını tercih ederdi. Toprak ağaları ve taşra eşrafı ise zaten geleneksel kurumlara bağlıydı. Köylüler bu olan bitene kayıtsızdı. Ama Kemalistler radikal bir devrim konusunda ısrarcı oldu. Dikkat edilirse en başından beri kongreler yoluyla örgütlenen bu mücadelenin hem örgütlenme yöntemi hem de talepleri demokratiktir. Mücadelenin niteliği açısından hep milli yönüne yapılan vurgular demokratik yanını gölgede bırakmıştır. Öncelikle mücadele kongreler yoluyla örgütlenerek halka dayandırılmıştır ardından İstanbul Hükümeti’ne Mebusan Meclisi yeniden açtırılmıştır. İstanbul’da açılan meclisin İngilizler tarafından kapatılmasıyla da Ankara’da TBMM kurulmuştur. Dikkat çekici olan İstanbul’da padişahın asla milli egemenlik kurumlarını kabul etmemesi (Çünkü bunlar aynı zamanda milli bağımsızlığı da savunuyordu.) Mustafa Kemal’in ise mücadeleyi sürekli milli egemenliğe dayanan kurumlarla yönetmek istemesidir.[4] Bu durum, cumhuriyetin Milli Mücadele’nin içerisinden doğduğunu açıklamaktadır.

            İkinci olay ise, Londra Konferansı’nda TBMM Dış İşleri Bakanı Bekir Sami Bey’in İtilaf Devletlerine verdiği tavizlerdir. Ankara’da Mustafa Kemal’in hiçbirini onaylamayacağı anlaşmalar yapan Bekir Sami Bey, İtilaf Devletlerinin kesin olarak yenileceğine inanmıyor ve tam bağımsız Türkiye yerine arazi bütünlüğü büyük ölçüde korunmuş ama yabancıların mali kayıtlarının olduğu gibi durduğu bir ülkeyi tercih ediyordu. Bu tercihler, özellikle Türkiye burjuvazisinin isteklerine uygundu. Çünkü bunlar, ileride bağımsız bir ülkenin ulusal kalkınmasında rol oynayarak zenginleşmeyi değil, yabancı sermayenin aracılığını yaparak kısa dönemde kar elde etmeyi düşünüyordu. Dar ufukları kendi sınıf çıkarlarını bile görmelerine engel oluyordu. Gerçekten Kemalistlerin, burjuvaziye rağmen burjuvazi yaratmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz.

            Milli Mücadele’nin askeri başarılarının ardından yapılan Mudanya Ateşkes Antlaşması’ndan sonra siyasal gelişmeler hızlanır. Lozan görüşmeleri başlarken TBMM saltanatı kaldırır. Bu olay, Mustafa Kemal’in yoğun çabasının ve ısrarının ürünüdür. Türkiye’de saltanatın kaldırılması talebi ne köylüden ne eşraftan ne de burjuvaziden gelmişti. Yukarıda da ifade edildiği gibi eşraf ve burjuvazi, meşruti bir monarşiyi yeğlerdi. Geleneklerin konforu içerisinde yaşayabilirlerdi. Ancak Kemalistler, Milli Mücadele esnasında, bu sınıflarla ittifak kurdukları halde onların emrine hiçbir zaman girmediler[5] ve düşündükleri radikal devrimlere hiçbirinin ayak bağı olmasına izin vermediler. Kimi yazar ve araştırmacıların söylediğinin aksine, Kemalistler burjuvazinin, eşrafın ve toprak ağalarının emrinde değildi, onlardan bağımsız bir iktidar kurmuşlardı ve cumhuriyetin radikal devrimci atılımlarını bu şekilde gerçekleştirebildiler.

Yeni Devlet-Yeni Toplum

            1922 yılına gelindiğinde Türkiye’de saltanat kaldırılmış, ülke, meclis ve onun tarafından seçilen/denetlenen bir bakanlar kurulu tarafından yönetiliyordu. Ancak, Halife ve meclis arasındaki ilişki belirsizliğini koruyordu. Bundan yararlanan muhalif/muhafazakar kesim, halifenin etrafında tutucu bir çember oluşturdu. Ancak 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilanı, belirsiz durumu netleştirdi.[6] Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının bu kararla, tutucu kesimlere verdiği mesaj da çok net oldu: Bundan böyle, Türkiye geleneksel kurumlar eliyle yönetilmeyecekti.

            Cumhuriyete muhalif tutucu kesimler, yeni rejime ayak diremeyi sürdürdü. Bu muhalif isimlerin beyanlarına baktığımızda, monarşi yanlısı olmakla birlikte ‘demokrat’ olduklarını öne sürdüklerini görürüz. Birçok yazar Kemalistleri ondan önce de İttihatçıları ve Yeni Osmanlıları liberal olarak nitelemiştir. Türk modernleşmesi çalışanların liberalizmi devrimcilerin arasında aramaları eğilimi doğru değildir. Kanaatimizce esas liberaller monarşi yanlıları ve muhafazakar kesimlerdir. Tanzimat dönemi yönetici seçkinleri, liberal olmakla övünüyorlardı[7] ancak anayasa ve meclis kavramlarını reddediyor ve Yeni Osmanlı devrimcilerine ağır baskılar uyguluyorlardı. İttihat ve Terakki’ye muhalif Hürriyet ve İtilaf Fırkası da kendisini liberal olarak tanımlıyordu. Bunların tamamı doğrudur gerçekten de Tanzimat paşalarından, Hürriyet ve İtilafçılara onlardan da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na uzanan tarih liberallerin tarihidir. Karşılarında yer alan Yeni Osmanlılar, İttihatçılar ve Kemalistler ise halkçı, milliyetçi ve devrimcidir.

            Kemalistler, cumhuriyetin ilanından ve muhalefet partisinin kurulmasından sonra meclis çoğunluklarına ve güçlü parti teşkilatlarına da dayanarak otoriter bir yönetim tesis ettiler. Gerçekte eski rejim kalıntılarının ve liberallerin yeni rejimi tehdit ettiğini düşünüyorlardı ve haklıydılar. Modern bir ulus devlet kurmaya odaklanmıştılar ve bunu otoriter davranmadan yapamazlardı. Şeyh Sait İsyanı, bu isyan ile muhalif ve liberal Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın bağlantıları ele alındı.[8] İsyan bastırıldı ve muhalif parti kapatıldı. Takrir-i Sükun Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla otorite tesis edildi. Kemalistler açısından otoriter yönetim bir tercih değil zorunluluktu. Fransız Devrimi’nin radikal izleyicileri olarak onların yöntemlerini de örnek aldılar, çünkü başka türlü toplumu dönüştüremezlerdi. Eski rejim yanlısı liberallerin işi Kemalistlere göre oldukça kolaydı. Geleneğe bağlı oldukları ve statükoyu savundukları için, halkın geri yanlarıyla kolayca buluşabiliyorlardı. Cumhuriyetin ilanının ardından demokratik bir düzen kurulması bu liberal-muhafazakar gücün iktidar olması ve devrimleri başlamadan sonlandırması pek ala mümkündü. Kemalistler ileride kurmak istedikleri demokratik düzeni baştan tersine çevirecek olan bu kesimlerin önünü aldıkları baskı önlemleriyle kesti. Özgürlük ve demokrasi, onu yıkmak isteyenlere sunulacak bir nimet değildi. Halkın geniş kesimleri devrimci bir atılımla aydınlatılmadan, ulus devlet kurumlarıyla yerleşmeden kurulacak bir demokrasi kısa zaman içerisinde demokrasi olmaktan çıkacaktı, keza 1950’de yaşanacak olan da buydu.

            Üstelik, Kemalistler, Milli Mücadele’nin ardından kolayca askeri diktatörlük yoluna gidebilirlerdi, hilafeti sürdürme imkanları da vardı. Ancak onlar zor yolu seçtiler. Halkçı bir perspektifle ileride demokrasiyle taçlanacak bir ulus devlet kurmaya yöneldiler. 1920’li yıllar bu yöneliş doğrultusunda bir dizi devrime tanık oldu. Hilafetin kaldırılmasından, eğitim ve öğretimin birleştirilmesine, Din İşleri Bakanlığının kaldırılmasından Genelkurmay’ın hükümet dışına çıkarılmasına kadar bir dizi yapısal devrim gerçekleştirildi. Ardından, ölçü, saat ve takvimin modernleştirilmesi ve Medeni Kanun geldi. Medeni Kanun, Hukuk-u Aile Kararnamesi’yle başlanılan işin başarıya tamamlanması demekti. Buna göre toplum eşit hak ve özgürlüklere sahip bireylerden oluşacaktı. Yeni ceza muhakemesi kanunu, ticaret kanunları hızla yasallaştı. Şapka ve Harf devrimleri baş döndürücü bir hızla gerçekleşti. Bütün bu devrimler, ayak direyen burjuvaziye, zımnen kabul eden eşraf ve ağalara rağmen yapılmıştı. Köylüler de sessizlik içerisindeydi.

İktisat Devleti

            Kemalistler, Büyük Zafer’den hemen sonra, Lozan görüşmeleri sürerken İzmir’de bir iktisat kongresi topladılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında İttihatçıların çabalarıyla oluşan Türkiye’nin küçük milli burjuvazisi bu kongreye katıldı. Savaştan çıkan bir ülke olarak kamu yatırımları için gereken kaynak olmadığı da düşünülürse, Kemalistlerin, bu yeni burjuvaziyle iş birliği yapması ve ülkenin ekonomik gelişmesinde bu kesimin motor gücü olmasını sağlamaya ihtiyaçları vardı. Ayrıca tam bağımsızlığı kesinlikle iktisadi ve mali bağımsızlıkla bir tutuyorlardı. Mahmut Esat şöyle diyordu; “Milli egemenliği, iktisadi milli egemenlik olarak anlıyorum. Çünkü eğer böyle olmazsa o zaman milli egemenlik bir hayal olur.[9] Mustafa Kemal de yeni kurulan devleti bir iktisat devleti olarak tanımlıyordu.

            Burjuvazi, tam bir milliyetçi tutum aldığı bu kongrede Kemalistlerle ekonomi üzerindeki yabancı kayıt ve imtiyazlarıyla mücadele noktasında birleşti. Bu birlik, Lozan’a yönelik de bir mesajdı. Bilindiği gibi Lozan görüşmelerinde en büyük sorun yaratan konu kapitülasyonlardı. Ancak Yeni Türkiye bu sorunu, savaşı göze alma pahasına ısrarcı davranarak büyük ölçüde çözdü. Yeni Türkiye’nin genç burjuvazisinin önü açılmıştı. Ancak bu sınıf o kadar sınırlı bir kesimden oluşuyordu ki, bu yıllarda Kemalist gazeteci Falih Rıfkı, “Burjuvazi mi? bilmem ki bu Türk sınıfı nerede?” diye soruyordu. Devrimin düşün adamlarından Yusuf Akçura ise uyarıyordu; ” Yalnız memurlardan ve köylülerden oluşan bir ülke yaşayamaz.”[10]

Halkçılık: Köylü Milletin Efendisidir!

            1920li yılların Türkiyesi gerçekten de milliyetçi-devrimci sivil-asker aydın bir zümrenin önderliğinde esas olarak köylü kitlelerinden oluşan zayıf bir burjuvaziyle toprak ağaları ve din adamlarından oluşuyordu. Lozan Barışı, İktisat Kongresi ve 20’li yıllar boyunca gerçekleştirilen yapısal devrimlerle ülkede toplumun gelişmesinin önündeki siyasi ve hukuki engeller kaldırıldı. Köylünün sırtındaki aşar vergisi yükü kaldırıldı. Mustafa Kemal, burjuvazi ve toprak ağalarıyla ittifak halinde de olsa (Türkiye’nin en dinamik sınıfları bunlardı, köylü durgun vaziyetteydi.) asıl amacı köylünün durumunu değiştirerek halkçı bir demokrasi kurmaktı. Bunu henüz devrimin başında dile getirmişti: “Siyaseti iktisadiyemizin ruhu, köylünün emeğinin ürünlerinin ve semeresinin kendi menfaaati lehine azami ölçüye çıkarılmasıdır.”[11]

            Kemalist Devrim’in köylüye yönelik siyasetindeki esin kaynağı Rus Narodnizmi yani halkçılığıdır. Bu düşünce Yusuf Akçura gibi önce Jön Türklerin ardından Kemalistlerin içerisinde yer alan Rus muhaciri düşün adamlarının etkisiyle Türkiye’ye geldi. Fransız Devrimi’nin doğal hukuk, insan hak ve özgürlükleri gibi düşüncelerine ek olarak, Narodnizm Türk Devrimcilerini etkiledi.[12]

            Devletçilik, yaygın kanının aksine, Kemalistler açısından sonradan keşfedilmiş bir düşünce değildi. Mustafa Kemal, 1922 yılında mecliste devletçilik siyasetini açıklamıştı. Devletçiliği genel yarar üzerinden tanımlayan Mustafa Kemal ulusal kalkınmayı devletin öncülüğünde gerçekleştirebileceğini ve devletin rotasını çizdiği bir ekonomik modelde halkın, burjuvazinin aşırı kar hırslarının kurbanı olmasının engelleneceğini düşünmüş olabilir. Çünkü 1920’de meclisin yeni açıldığı bir evrede, ekonomik ve toplumsal siyasetlerini belirleyerek “Halkçılık Beyannamesi” ile ortaya koyan Kemalistler, kendilerine “özel kar dürtüsü” yerine halkın genel çıkarlarının yol gösterdiğinin altını çizmişti.[13]

            Bütün bunlara rağmen Türkiye’de köylünün durumu iyiye gitmedi. Toprak ağaları gücünü korurken, köylü hala ciddi bir ekonomik sıkıntı içerisindeydi. Bütün halkçı hedeflerine rağmen Kemalist devrimler, köylü kitlelere ulaşmıyor, ulaşsa bile yeterince anlaşılamıyordu. Köylü, sıkıntılı hayatının içerisinde geleneklerini sürdürmeyi değişmeye yeğ tutuyordu. Çünkü, toprak reformu yapılamamış ve köylüler toprak ağalarının egemenliğinden çıkamamıştı. Türkiye’de toprak sorunu ve buna bağlı bir köylü hareketi de yoktu. Ekilmeyen topraklar çok genişti. Asıl sorun savaşlar dolayısıyla azalan nüfustan kaynaklı bir emek açığıydı. Toprak ağaları, emek açığını gidermek zorundaydı. Bu yüzden köylünün toprak sahibi olarak kendi toprağını ekip biçmesine izin veremezdi. Eşraf ve ağalar, CHP içindeki güçlerini kullanarak toprak reformuna sonuna kadar direndiler. Bu koşullarda Ahmad’a göre, Türkiye emek yoğun değil teknoloji yoğun bir çalışma modelini tercih edebilirdi.[14] Tarımda makineleşme yoluyla emek açığı sorunu çözülebilir, köylüler toprak sahibi yapılarak özgürleştirilebilirdi. Ancak, tarımda makineleşme hedefine de ulaşılamadı. Reformun önündeki asıl engel budur. Toprak ağaları köylünün aydınlanma fikirleriyle buluşmasına köylüyü sürdürdükleri çarkın dönebilmesi için müsaade etmediler. Ağalar, köylünün ne toprak ne de bilinç sahibi olmasını istiyordu. Köy Enstitüleri, köylüyü eğitme, aydınlatma ve özgürleştirme girişimi olarak Atatürk’ün vefatından sonra CHP’nin attığı son devrimci adım olacak ve eşraf-ağa vb tutucu kesimler tarafından engellenecektir.

Tek Vatan, Tek Parti, Tek Devlet, Tek Devrim

            Türkiye, 30’lu yıllara daha devletçi bir yönetimle girdi. 20’li yıllarda gerek kamu gücünün yeterince iyi olmaması, gerek Lozan’ın 1929 yılında dek devam eden bazı kayıtları Kemalistlerin devletçi yönlerini törpülemişti. Ancak liberal bir iklimde hiçbir devrimin yerleşemeyeceğine yönelik genel kanı 30’lu yıllarda Kemalistleri daha otoriter olmaya zorladı. Ekonomik alanda kapitalizmin küresel krizi olan 1929 Buhranı, Kemalistleri hem daha korumacı hem daha planlı hem de daha devletçi olmaya zorladı. 1930 yılında yaşanan Kubilay olayı, Serbest Cumhuriyet Partisi denemesinin gericiliğin uyanışına yol açması da toplumsal düzlemde devletçiliği, kamu otoritesini güçlendirme anlamında zorlayan sebeplerdi. Devrimler devlet gücüyle korunacak ve halka benimsetilecekti. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Kemalistler kamunun genel yararı, halkın genel çıkarları gibi düşüncelerle zaten devletçiliği içerisinde barındıran düşüncelere sahiptiler. 30’lu yıllar bu fikirlerin tam olarak uygulandığı bir dönemdir.

            1930’larda Kemalistler, sermaye sahiplerine tavır aldı. Sermaye sahipleri riskli yatırımlara, Teşvik Kanunlarına rağmen girmiyor, dolayısıyla ulusal kalkınmaya hizmet etmiyordu. 1929 Buhranı sırasında kamunun yararını gözetmemeleri ve istifçilik yapmaları da Kemalistleri bu sınıftan uzaklaştırdı.[15] Bu dönemde devrim liderliği yani sivil-asker aydın zümre, zaten pek de hazzetmediği ama demokratik bir toplumun kurulabilmesi için desteklediği burjuvaziyle arasına mesafe koydu. Elbette bu mesafe, burjuvazinin kısıtlandığı anlamına gelmiyor. Aksine Celal Bayar ve İş Bankası çevresi üzerinden devletçiliğin nimetlerinden de yararlanan burjuvazi, palazlanmasını 30’lu yıllarda da sürdürdü. Fakat bu dönemin belirleyici özelliği, burjuvazinin ticaret alanıyla sınırlandırılması, sanayi alanının bir devlet yatırım alanına dönüşmesiydi.

            Kemalistler, Milli Mücadele yıllarından beri dostluk siyasetini sürdürdüğü Sovyetlere başvurarak, yeni sanayi yatırımları için teknik destek aldı. Ayrıca, Sovyetlerden ekonomik planlama yönünde de yardım alındı. Artık Türkiye, ulusal kalkınmasını devlet öncülüğünde ve planlı bir şekilde gerçekleştirmeye çalışan bir ülkeydi.

            Halkevleri, tam da dönemin ruhunu yansıtan bir kurumdur. Ekonomide ağırlığını hissettiren devlet, devrimleri halka kavratma noktasında da öncü bir rol oynadı. Sol rengi bariz biçimde açık olan Kadro dergisi, devlet desteğiyle yayın hayatına başladı. Kemalizm’i solda tanımlayan bu dergi çevresi, Türkiye’nin ideolojik dayanaklarını üretmeye çalıştı. Devrimi sürdürecek kadroların yetiştirilmesini amaçlayan dergi, bu amacını adına da yansıttı.

Devrim’in Programı

            Peki Kemalistler, halkı hangi ideolojik çerçevede dönüştürmeye çalıştı? Bu noktada, Kemalizm’in toplam bir değerlendirmesini yapacak olursak;

            1931’de anayasaya da geçirilen Altı Ok Programı Kemalizm’in ideolojik dayanaklarını sembolize eder.  Kemalizm, Ahmad’a göre Türk Devrimi’nin ideoloji arayışının bir ürünü, Perinçek’e göre ise bir ideoloji değil fakat farklı ideolojik kaynaklardan beslenen, bir siyasi programdır. Atatürk’ün CHP’nin 1931 Kurultayı’na hazırlanırken düştüğü not: “Kemalizm, Türk Devrimi’nin yaptığı işlerdir.”[16] Görüldüğü gibi Atatürk de Kemalizm’i devrim pratiğinin içerisinde tanımlıyor. Türk Devrimi’nin yaptığı işlere Kemalizm diyor.  Dolayısıyla Kemalizm ancak çeşitli ideolojilerden etkilenerek ve pratiğin içinde sınanarak Türk Devrimi’nin benzersiz programını oluşturmuştur.

            Akşin, Altı Ok’un Kemalist Devrimi anlamak için yaşamsal önemde görüyor. Bununla birlikte, devrimi kavramak için üç düzeyde açıklama yapmayı gerekli görüyor. Kemalizm’i felsefi düzlemde, bir kalkınma modeli olarak ve siyasi-ideolojik bir program olarak irdeliyor. Akşin, felsefi düzlemde Kemalist Devrim’i bir aydınlanma devrimi olarak görüyor. Gerçekten de Kemalistler Fransız Devrimi’nin izleyicileri olarak toplumun her türlü dogmatik düşüncen de geleneksel eski düzen kalıntılarından kurtulması için çaba harcadılar. Kanaatimce en başarılı oldukları alan budur. Akşin’e göre Kemalizm bir kalkınma modeli olarak bütünsel kalkınmayı tercih etmiştir. Bu tercih, daha önce yapılan modernleşme çabalarından da kesin bir kopuşu temsil eder. Ülkemize teknoloji transferi yapmayı yeterli görmeyen Kemalistler, bu teknolojiyi üretecek sanayi ve bilim ve kültür alt yapısını da hazırladılar. Son olarak Akşin’e göre ideolojik zeminde de Kemalizm’i en iyi anlatan Altı Ok programıdır.

            Altı Ok programı, Türk Devrimi’nin iki yüz yıllık arayışının ve mücadelesinin zirvesini temsil eder. Bu arayışın temelinde ise, 19. yüzyıl modernleşme döneminde ihmal edilen, iç ve dış güçler tarafından ezilen Müslüman çoğunluk vardır. Osmanlı kimliği içerisinde eritilmeye çalışılan, İslamcı ideoloji çerçevesinde ele alınan ancak ulusal kimliğini 2. Meşrutiyetten sonra keşfetmeye başlayan, Anadolu ve Rumeli’nde yaşayan Osmanlı Devleti’nin asli unsuru olan Müslüman Türklerden söz ediyoruz.

            19. Yüzyıldan itibaren, Osmanlı’nın pre-kapitalist ekonomisinin dış ticaret çağındaki Batılı kapitalistlere açılması sonucu eski avantajlarını tamamen yitirmişler, üretim olanaklarını büyük ölçüde kaybetmişlerdi. Emperyalizm çağında hedef alınan ve ‘Avrupadan ve Batı Asya’dan atılarak, geldiği yere gönderilecek’ olanlar işte bunlardı. Kemalizm’e önderlik eden sivil-asker aydın zümre, esas olarak bu kitlelere yani Türk milletine dayanmıştır. Kemalistler yeni bir ulus devlet kurmuş, ulusal kimliğe sahip yeni bir toplum yaratmış ve bu ulus içerisinden bir burjuvazi çıkartmış ve ulusun eşrafıyla ve toprak ağalarıyla da iş birliği yapmış, ancak köylüyü de bu düzenden kurtarmaya çalışmıştır. Son söylenilen tam olarak başarılamadığı yani köylü milletin efendisi yapılamadığı için de 1945 itibariyle Türkiye, bir karşı devrim sürecine girmiştir.

            Atatürk’ün vefatının yıl dönümünde O’nun başlattığı devrimi sürdürmek Türk aydının ve gençliğinin esas görevidir. Klasikleşen doğru bir ifadeyle söyleyecek olursak; O’nu anmak O’nu anlamaktan geçiyor. “Türk Devrimi’nin yaptığı işleri” bilmek, Altı Ok programına sarılarak yüzyılımızın muasır medeniyet seviyesini yakalamak elimizdedir. Jön Türklerden Kemalistlere ve bugüne uzanan yarım kalmış bağımsızlık ve özgürlük hikayemizi tamamlamak umuduyla.


[1] Faroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu İstanbul: Kaynak Yayınları 2012 s91

[2] Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2007s.93

[3] Faroz Ahmad, İttihatçılıktan Kemalizme İstanbul: Kaynak Yayınları 2011 s184

[4] Bu bakış açısını bize kazandıran Bülent Tanör’dür. Bknz. Bülent Tanör, Kurtuluş Yenigün Haber Ajansı Basım ve Yayıncılık A.Ş 1997.157s.

[5] Ahmad İttihatçılıktan Kemalizme, s187

[6] Eric Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi çev. Yasemin Saner Gönenİstanbul: İletişim Yayınları, 2000 s242-243

[7] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bknz. Kuntay Gücüm, İmparatorluğun Liberal Yılları(1856-1870) İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları 2015, 316s.

[8] Bu konuda çok sayıda iddia ve kanıt var, bir tane örnek; Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi (Üçüncü Kitap, Birinci Bölüm: Yeni Türkiye’nin Oluşumu 1923-1938) Ankara: Bilgi Yayınevi 1995 s.121

[9] Ahmad, İttihatçılıktan Kemalizme s184

[10] a.g.e s179

[11] Ahmad, s189

[12] Doğu Perinçek, Kemalist Devrim 5- Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları İstanbul: Kaynak Yayınları 2011 s75

[13]a.g.e s94

[14] Ahmad, s190

[15] Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu s.119

[16] Perinçek, Kemalist Devrim 5 s9-18

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu