Dünya Tarihi

Kırım Coğrafyası ve 18 Mayıs 1944

Kırım Coğrafyası

Kırım, jeopolitik yönden oldukça parlak bir bölgededir. Doğusunda ve kuzeyinde Azak Denizi, batı ve güney kısmında Karadeniz’le çevrelenmiş bir yarımadadır. Ana karayla bağlantısı 9 km genişliğinde, 20 km uzunluğunda olan “Orkapı” adında bir geçidi bulunur.[1] İklimin yaşamaya elverişli olması, su kaynaklarının bolluğu ile birlikte Kırım’ın dörtte üçü step, kalan kısmı da dağlık bölgedir. Yazın sıcak, kışın soğuk bir iklim hakimdir. Kırım toprakları bir şifa kaynağıdır. Öyle ki sağlık turizmi gelişmiş, Çarlık’ta, Sovyetlerde hastalanan insanlar Kırım’a geliyor, bu iklim ve topraklarda şifa buluyorlardı. İşbu coğrafi konumdan dolayı Ruslar her zaman Kırım topraklarına göz dikmiş, işgal için uğraşmıştır. 1783’de Çarlık Rusya’sı Kırım’ı işgal ederek “Tatarsızlaştırma” politikasını başlatmıştır. Kırım Tatarlarının toprakları ellerinden alınarak, işgal edilen bölgeye Ruslar yerleştirilmiş, Türkler göçe zorlanmıştır. Kırım Tatarlarının bir kısmı mecburen göç etmiş, kalanlar ise güç bela yaşama tutunmaya çalışmıştır.


Günümüzde Kırım Meselesi

Sovyet Rusya, 19 Şubat 1954’te Ukrayna ile dostluğunu pekiştirmek için Kırım’ı Ukrayna’ya bağladı. Tabii ki Sovyetlerin bir gün paramparça olacağını düşünmüyorlardı. 1991’de Sovyetler dağıldıktan sonra o stratejik konumu çok güçlü bir bölge, Ukrayna’da kalmıştı. Rusların Kırım’ı işgal edip ülkesine katma düşüncesi hiçbir zaman son bulmadı. Yıllar içinde çeşitli ajan faaliyetleri güden, daha fazla Rus’u bölgeye yerleştiren Rusya, 2010’da Ukrayna ile Kharkiv Paktı’nı imzaladı. Buna göre Rusya, Kırım’da bulunan Sivastopol’daki deniz üssünü 32 yıllığına kiralayarak, Kırım topraklarında daha rahat hareket edebilme statüsüne sahip oldu. Buna karşılık Ukrayna da 9 yıl boyunca %30 indirimli doğalgaz alabilecekti. 2014 yılında Ukrayna hükumeti tarafından oy birliği ile bu pakt feshedilmiştir.


Kırım Tatar Sürgünü

Türk dünyasının günümüzde de kanayan yarası olan Kırım, bundan 77 yıl önce acı dolu bir sürgün, hatta soykırım derecesine varan bir zulüm yaşadı. Milletler Hapishanesi olan Sovyetler Birliği, 18 Mayıs 1944’te, “Tatarsızlaştırma” politikasına hız kazandırmak için, 10 Mayıs 1944’te Devlet Savunma Komitesi’nin hazırladığı azınlıklar raporunu Stalin’e bildirmiş ve 11 Mayıs’ta Josef Stalin tarafından kabul edilmiştir. Sovyet askerleri, binlerce Kırım Tatar’ını 15 dakika içinde yola hazırlamak için emirler vermiş, hiçbir suçu olmayan insanları hayvan vagonlarına dipçik darbeleriyle bindirerek, Sovyetlerin çeşitli bölgelerine, özellikle de Özbekistan’a sürgün etmiştir.

Kısa sürede hazırlanmaya zorlanan ve evlerinden uzaklara gönderilen Kırım Tatarları, yanlarında yiyecek ve içecek bulunmadığı için binlercesi yolda hayatını kaybetmiş, canlı kalanlar ise kilometreler boyunca vefat eden kardeşlerinin, akrabalarının, komşularının cesetleriyle birlikte sürgün edilmek zorunda kalmıştır. Temel ihtiyaçların karşılanmadığı, sadece vagonlardan ölenleri sağa sola atmak için durulduğu, havasız hayvan taşınan vagonlarla günlerini geçirmişler, acı ve sefalet içinde vatanlarından sürülmüşlerdir. Almanlarla işbirliği yaptığı iddia edilen Kırım Tatarlarında 423 bin kişi sürgün edilmiş, 195 bin kişi bu sürgün boyunca hayatını kaybetmiştir. Düşmanla sözde işbirliği yapan Kırım Tatarlarından, Sovyet ordusunda görev yapanlar dahi doğduğu, büyüdüğü topraklardan atılmıştır.

Sürgün Sırasında Yaşananlar

Kırım Tatarlarının Lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun anlattığına göre;

“Annemin anlattığına göre, babam cepheden henüz dönmemiş. Evde annem ve ben dahil 5 çocuk varmış. Annem yanına Kur’an almış. Kapımıza gelen askerler anneme kızmış ve “Ne yapıyorsun? Gidecek çok uzun yolunuz var!” diyerek un torbasını almasını işaret etmiş. Askerin o tavsiyesi hayatta kalmamızı sağladı.”[1]

Birkaç gün içinde binlerce Kırım Tatarı evlerinden, yurtlarından acımasızca atılmıştır. Sürgün edilen, soykırıma uğrayan Kırım Tatarlarının birkaç anısını okumak, bu olayın ne denli vahşi olduğunu gösterecektir.

Sürgünde bulunan Seyit Hasanov, böyle bir sürgünü tahmin bile edemediklerini söylüyor:

“Herkese zulüm edilirdi, ama insanlar sürgün edilir gibi bir düşünce aklımıza gelmiyordu. Kiminin ağabeyi, kiminin amcası, kiminin dayısı… Herkes savaştaydı. Hatta Sovyet hükumeti, bir ayağı olmayan bir adamı bile araba kullanabilir diye götürdü.”[2]

Aluşta’da doğan Bekir Aliyev, sürgünden önce başlayan II. Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Sürgün daha olmamıştı. O devirde bomba atanlar vardı, köyümüze gelip gece gündüz bombalıyorlardı. O zamanlar bize rahat yoktu. Bir taraftan açlık, diğer taraftan gece öyle ağlıyorduk.”[3]

Karasubazar’da doğan Gülfire Hüseyinova şöyle anlatıyor:

“Bize saat dörtte babam geldi. ‘Kırım’dan çıkarıyorlar.’ Dedi. Ondan sonra annem, babama ‘Ölecek miyiz? Bir şey almaya gerek var mı?’ diye sordu.”[4]

Sürgün sırasında birçok aile birbirinden ayrı vagonlardaydı. Öyle ki anne ile evlat birbirlerini göremiyordu. Rabia Setarkızı şöyle anlatıyor:

“… Sabaha karşı askerler geldi bizi çıkarmaya. Babam da hasta, döşekte yatıyordu. Başta komşumuz geldi, babama söyledi. Annemi on gün sonra, yolda sürgün sırasında trende giderken gördük. Biz yolda giderken, onların treni bir tarafa gidiyordu, bizim trenimiz ise öbür tarafa. Birbirimize karşı, annem o kapıda, biz bu kapıda. İlk ben gördüm annemi. Başladım ‘Ana, ana!’ diye bağırmaya, ağlamaya. Annem bizi gördü, başladı ağlamaya.”[5]

Bahçesaray’da doğan Kazım Osmanov şöyle anlatıyor:

“Bir dayım vardı. Dayım, ‘Bunlar bizi bırakmayacak.’ derdi. O ileriyi gören bir adamdı. Allah rahmet eylesin. Onu aldılar. Eşi ve çocuğu vardı, onlar kaldı. Onlar da sonra bizimle beraber göçtüler. Öyle bir vagon yaptılar ki… İnsanları öyle karıştırdılar ki aynı yere düşmesinler diye.”[6]

Sudak’ta doğan Eyüp Kurtosmanov, vagonların sağlıksız vaziyetlerini şöyle anlatıyor:

“Hayvan vagonları, kokudan girilmiyor içine. Normalde hayvan taşınan vagonlar. İşte böyle vagonlarda insan taşıdılar. İnsanlar bitlendi. Bir ay boyunca yola devam ettik. Küçük çocuklar rahmetli oldu. Volga Nehri’nden geçerken de onları attılar.”[7]


Sonuç

Her zaman hatırlamamız gereken Kırım’da yaşanan soykırım, okuduklarınızdan daha fazladır. Rusların kişisel arzuları sonucunda, birçok Kırım Tatar’ı hayatını kaybetti. Evlerinden, yurtlarından, ailelerinden oldular. Her ne kadar Türklerin yaşadığı bölgelere dağılmış olsalar da, bölgeye sevk edilmeden önce Kırım Tatarları hakkında birçok kara propaganda yapıldı. Bölgelere geldikleri andan itibaren herhangi bir misafirperverlik görmediler, dışlandılar. Özbekistan, Ural, Sibirya, Türk toprağı olsa da, herkesin rahat ve mutlu yaşadığı yer kendi doğduğu topraktır. Umuyoruz ki sürgün edilen Kırımlılar, aileleri ve torunları bir gün topraklarına kavuşacaklardır. Bunun için çalışmalı, Kırım’ın işgalini duyurmalıyız.

[1] Necati Demir, Osman Kubilay Gül, Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Ötüken, s.17,  2019,  İstanbul

[2] Ufuk Akyol, 1944 Kırım Tatar Sürgünü: Onlar da İnsandı, YTB,  s.43

[3] Ufuk Akyol, a.g.e., s.49

[4] Ufuk Akyol, a.g.e., s.59

[5] Ufuk Akyol, a.g.e., s.62

[6] Ufuk Akyol, a.g.e., s. 71

[7]Ufuk Akyol, a.g.e., s.77

İsmail Görgülüer

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümü mezunuyum. Kıpçak Türkçesi alanında çalışmalar yapıyorum.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu