HükümdarlarTürk Tarihi

Kuruluş Ateşi: Osman Gazi Kimdir?

OSMAN GAZİ’NİN HAYATI

Osmanlı Beyliği’nin kurucusu olan Osman Bey, 1258’de, Söğüt’te doğdu. Babası Ertuğrul Gazi, Annesi Halime Hatun’dur. Osman Bey, uzun boylu, yuvarlak yüzlü, esmer tenli, ela gözlü ve kalın kaslıydı. Omuzları arası oldukca geniş, vücudunun belden yukarı bölümü, aşağı kısmına oranla daha uzundu. Başına kırmızı çuhadan yapılma Çağatay tarzında Horasan tacı giyerdi. İç ve dış elbiseleri geniş yenliydi.

Osman Bey kıymetli bir devlet adamıydı. Dürüst, tedbirli, cesur, cömert ve hakkaniyet sahibiydi. Fakirlere yedirip, onları giydirmeyi fazlaca severdi. Üzerindeki elbiseye kim biraz dikkatlice baksa, derhal çıkartıp ona hediye ederdi. Her ikindi vakti, evinde kim varsa onlara ziyafet verirdi.

Osman Bey, 1281 senesinde Sögüt’te, Kayı Boyu’nun yönetimine geçtiğinde hemen hemen 23 yaşındaydı. Ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaşmakta fazlaca ustaydı. Aşiretin ileri gelenlerinden, Ömer Bey’in kızı Mal Hatun ile evlendi ve bu evlilikten ileride Osmanlı Devleti’nin başına geçecek olan oğlu Orhan Bey doğdu.

Sögüt’te temelleri atılan, altı yüzyıllık bir tarih diliminde ve üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi, 1326’da Bursa’da Nikris (goutte) hastalığından öldü.

Erkek çocukları: Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamid Bey, Orhan Bey, Alaeddin Ali Bey, Melik Bey, Savcı Bey

Kız çocukları: Fatma Hatun

Altı asır İslam dünyasının sancaktarlığını meydana getiren Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Ertuğrul Gazi oğlu Osman Gazi’nin hayatı.

OSMAN GAZİ KİMDİR?

– Osman Gazi’nin Hayatı (1281 – 1326)
Osmanoğulları, Orta Asya’dan göç edip Anadolu’ya geçen Oğuz Türklerinin Kayı aşiretindendir. Osman Gazi, Ertuğrul Gazi’nin üç oğlundan (diğerleri Savcı ve Gündüz Bey) biridir. Lakabı “Fahruddin”dir.

OSMAN BEY NASIL BAŞA GEÇTİ?


Osman Bey, doğmadan ilkin yapacağı büyük işler babası Ertuğrul Gazi’ye manen bildirilmişti. Nitekim yüksek yeteneği ve idaredeki dirayetinden dolayı, babasının vefatından sonrasında diğer bütün beyler, en minik evlat olmasına karşın O’nu ittifakla “Kayı Bey”i olarak tanıdılar.

Böylece ittifâkla beyliğin başına geçen Osman Bey, babasından kalan 4800 km² toprağı 16 bin km²’ye çıkardı. İlk sikke, onun döneminde bastırıldı.

OSMAN GAZİNİN RÜYASI


Babası Ertuğrul Gazi, hayatı süresince hocası ve mürşidi Şeyh Edebali Hazretlerini kendine kılavuz edinmiş, O’nun içsel terbiyesi ile kemâl sahibi bir bey olmuştu. Bu sebeple oğlunun da O’nun terbiyesi altında yetişmesini fazlaca dilek ediyordu. Osman Gazi de sık sık Edebali Hazretlerini ziyaret ediyor, duasını alıyordu.

Şeyh Edebali’nin evinde misâfir kaldığı bir gece Osman Bey, rûhuna sükûnet veren, nefsinin çırpınışlarını dindiren sohbetin huzûru arasında coşku dolu anlar yaşamıştı. Bir rivâyette, kendisine yatması için gösterilen odanın duvarında asılı bir Kur’ân-ı Kerim olduğu için ayağını uzatmayıp, kıvrılarak oturduğu yerde tatlı bir uykuya daldı. Rü’yâsında, Şeyh Edebali’nin göğsünden çıkan ve giderek hilâl şeklini alan Ay’ın, bir ucunun kendi göğsüne girdiğini ve kendisi ile Şeyh Edebali Hazretleri arasından çıkan bir fidanın çınar haline geldiğini ve bu çınarın dallarının üç kıt’aya yayıldığını ve birçok milleti gölgesi altına aldığını gördü. Bu topraklarda haşmetli kule ve kubbeler üzerinde Ezân-ı Muhammedî okunuyor; bülbüller Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ediyorlardı. Semânın görülebilen her yeri gülşen olmuştu.

İYİ Kİ VARSIN EREN!

Osman Bey, rü’yâsında bu güzel manzaraları büyük bir hayrânlıkla seyrederken, âniden bir ceylanın ortaya çıktığını gördü. Batıya doğru kaçmaya çalışan ceylana ok atmak suretiyle nişan alırken uyandı.

ŞEYH EDEBALI’NIN RÜYA TABİRİ


Abdest aldı. Müsâade alarak Edebali’nin huzûruna girdi. Rü’yâsını anlatmağa başladı. Anlattıkça şeyhin yüzünde tatlı tebessümler beliriyor, gözleri, nûrânî bir fer ile parlıyordu. Zîrâ Edebali, kalp gözüyle bu rü’yânın sırrını çözmüştü. Osman Bey susunca, Şeyh, başını kaldırdı; gözlerinin içine bakarak yumuşak, âhenkli sesi ile konuşmaya başladı:

“–Oğlum! Gâibi sadece Allah bilir. Lâkin gördüğün bu rü’yâda dolu dolu hayır vardır. Cenâb-ı Hakk sana ve soyuna saltanat nasîb edecektir. Dünya, oğullarının himâyesine girecektir. Benim zürriyetimden bir kız ile evleneceksin. Bu izdivaçtan doğanlar, senin kuracağın ve giderek büyüyecek olan büyük bir devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet de Batı’ya doğru genişleyecektir…”

OSMAN GAZİ’NİN EVLİLİĞİ


Şeyh Edebali’nin tâbir etmiş olduğu rü’yânın üstünden uzun bir vakit geçmeden Osman Bey, Şeyh’in kızı Bala Hatun ile evliliğe ilk adımını attı. Bu izdivaç, iktisâdî kuvveti ve fütüvvet erbabını Osman Gazi’nin etrafına topladı. 623 yıl dünyayı hidayet ve Allah’ın dînini yüceltmek cehdiyle nûrlandıracak nizâm-ı alemi sağlayacak devletin, maddî temeli atılmış oldu.

Diğer taraftan zamanının tümmanevi ricali de, Osman Gazi ve ailesinin liderliğinde ittifak ettiler. Husûsiyle Edebali Hazretleri, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahi Evran, bunu oldukcaarzu etmişler ve Allah’a niyazda bulunmuşlardır.

İBNÜL ARABİ OSMANLI’YI MÜJDELEDİ Mİ?


Bu dilek ve niyazların sebebi, daha önceden verilen birtakımmanevi işâretlerdi. Nitekim Ahmet Cevdet Paşa’nın naklettiği vechile Muhyiddin İbnül Arabi Hazretleri, Osmanlı Devleti kurulmadan yetmiş seneönce onun müjdesini vermişti. O, bunu ilm-i cifir ile Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerden istinbât etmiş ve üstelik eserinin adınıhemen hemen Osmanlı beyliği bile ortada yok iken “ed-Dâiratü’n-Nu’mâniyye fi’d-Devleti’l-Osmâniyye” (Osmanlı Devleti’nde Soy Dâiresi) koymuştur. Ayrıca bu eserde Osmanoğulları’ndan birinci halîfenin Yavuz Sultan Selîm Han olacağı v.S. birtakım hâdiseler de yer almaktadır.

OSMANLI’NIN AÇTIĞI BAYRAK


İşte bu ve benzeri ulvî müjdelerle Osmanlı’nın açtığı bayrak, büyük evliyaların tinsel kanatlarının gölgesinde yükseldi. Moğolların binbir zulümle dolu kasıp kavuran istilası neticesinde bunalan Anadolu’nun mü’min insanı, Allah dostu olan gönül insanlarının kanatları altına koşarak huzura erdi; canlandı ve dirildi. Aksi şekildebütün bir Anadolu, tinsel kimliğini kaybetmek tehlikesi ile karşı karşıya gelmişti. Çünkü puta tapıcı bir kavim olan Moğolların, İslam’ın en kuvvetli ordularını yene yene batıya ilerleyişi, Anadolu halkını, elemli, kederli, hattâ ümitsiz kılmıştı. Öyle ki, büyük bir bıkkınlıkla yavaş yavaş özünden kopma belirtileri başgöstermiş ve Moğol âdetleri, gelenekleri ve yaşayışları moda hâline gelmeye başlamış idi.

İşte Osmanlı, bu elîm vaziyete Edebali silsilesi ile gönül gönüle vererek “dur” diyebilmiş ve o âna kadar vâkî mağlûbiyetlerin haktan inhirâfın bir neticesi veya imtihan olduğunun edinim ve idrâki arasında olmuştur. Teb’asına, Allah’ın te’yîdine mazhar olan mü’minlerin, tekrar mansûr ve muzaffer olacağını ilan ve telkîn etmiştir.

SELÇUKLU DEVLETİ’NE SADIK KALDI


Osmanlı’nın Anadolu beylikleri arasındaki faydasız boş çekişmelere karışmayıp batıya doğru fetih rûhuyle ilerleyip cihâd üzre olması, bu îlân ve telkîndeki samîmiyeti sergilediğinden Osman Gazi’nin etrafında sarsılmaz bir tevhîd hâlesi oluşturdu. İ’la-yı kelimetullah amacının kendisi için İslam’ın bir emri olduğu şuûrunda olan herkes, O’nun açtığı mukaddes bayrağın dibine koştu. O sıralarda Moğol istilası ile dağılmış bulunan Selçuklu’nun ulemâ ve ümerâsı da Osman Gazi’nin yanına gelmiş ve kendisine bey’at etmişlerdir. Bunda son Selçuklu Sultanı’nın Osman Gazi’ye olan teveccühü de, rol oynamıştır. O, Osman Gazi’ye:

“–Oğul Osman Gazi! Sende mutluluk nişanları çoktur. Sana ve nesline alemde mukâbil yoktur. Benim duam, Allah’ın inayeti, Hazret-i Peygamber’in mucizâtı ve evliyanın himmeti seninledir.” iltifâtını yapmış ve i’lâ-yı kelimetullâh yolundaki muvaffakıyet ve gayretleri dolayısıyla O’na tuğ, alem, kılıç ve bir de buyruk göndermişti.

Bunun içindir ki, Osman Gazi, Selçuklulara, onlar tamamen târih sahnesinden çekilene kadar bağlı kalmış ve hukûken bizzat Selçuklu Sultanı tarafından müstakil hâle getirilmesine rağmen böyle bir hareket içerisine girmemiştir. Bütün bunlar da göstermektedir ki, Osmanlı, Selçuklu Devleti’nin vâris-i tabîisi olmuştur.

OSMANLI DEVLETİ NE ZAMAN KURULDU?


Osman Gazi periyodunun dikkat çeken en önemli husûsu, O’nun, devletin temelini içsel ve kalıcı esaslar üstüne kurmuş olmasıdır. O’nun etrafında Edebali Hazretleri, Şeyh Mahmut, Dursun Fakıh, Kâsım Karahisârî, Şeyh Muhlis Karamânî, Âşık Paşa, Elvan Çelebi gibi ilim, îmân ve irfân sahibi has kimseler mevcuttu. Devlet yapısında maneviyatın o denli ehemmiyeti vardı ki, Osman Gazi’nin Beyliği, 1299 yılında Karacahisar Kalesi’nin fethinden sonra Dursun Fakıh’ın Cuma namazındaki hutbesiyle onay olunmuştu.

OSMANLI’NIN PEYGAMBERİMİZLE AKRABALIĞI VAR MI?


Birçok rivâyete bakılırsa Edebali Hazretleri, “Evlâd-ı Resul”dendir. Osmanoğulları, anne tarafıncaböyle bir onur ve şâna da nâil olmuşlardır. Böylece silsile ile anne tarafından Resûlullâh’a vâsıl olmuşlardır.

ERTUĞRUL GAZİ’NİN VASİYETİ


Ertuğrul Gazi, Allah dostlarına ihtimâm husûsunda oğlu Osman Gazi’ye ve O’nun şahsında tüm haleflerinin rûhlarına istikamet verecek olan şu kıymetli vasiyette bulunmuştur:

“Bak Oğul!

Beni incit, Şeyh Edebali’yi incitme!

O, bizim aşîretimizin maneviyyat güneşidir. Terâzîsi dirhem şaşmaz!

Bana karşı gel, O’na karşı gelme! Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim; O’na karşı gelirsen gözlerim sana bakmaz olur, baksa da görmez olur!

Sözümüz Edebali için değil, senceğiz içindir! Bu dediklerimi vasıyetim say!..”

Edebali Hazretleri, çok hareketli bir genç olan Osman Gazi’yi terbiye ve tasarrufu altına almış, O’na Allah’ı tanıyabilmenin zevkini tattırmış, O’nu güzel ahlak, diğergamlık, ağırbaşlılık ve olgunluğa kavuşturmuştur. Böylece O’nu cihan-şümûl bir devletin başkanlığına hazırlamıştır.

OSMANLI DEVLETİ’NİN MİMARI


Osmanlı Devleti’nin aslolan mimarı Şeyh Edebali Hazretleridir. Diğer beyliklerde bir Şeyh Edebali olmadığı için erimeler olurken Osmanlı Beyliği, kısa zamanda devlete, devletten de cihan hakimiyetine yükselmiştir. Osmanlı, dünyayı altı asır İslam’la tanıştırmış, adaletin ve hakkın tevzîinde bulunmuş ve hakkın terâzîsi olmuştur.

ŞEYH EDEBALI HAZRETLERİNİN OSMAN GAZİ’YE NASİHATİ


Şeyh Edebali Hazretlerinin, Osman Gazi’yi ve O’nun şahsında gelecek olan devlet adamlarını istikâmetlendirecek tavsiyelerinden bir bölümü şöyledir:

“Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonrahiddetbize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize; katlanmak sana… Âcizlik bizlere, yanılgı bizlere; hoş görmek sana… Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana… Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bizlerebağışlama sana…”

“Ey Oğul!

Bundan sonra bölmek bizlere; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bizlere; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…”

“Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı.. Allâh Teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübârek kılsın. Hakk yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalb versin.”

“Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim benzer biçimde dervişler de düşünce, düşünce ve duâlarla bize va’d edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.”

“Oğul!

Güçlü, güçlüzeki ve kelamlısın.. Ama bu tarz şeyleri nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını yenik eder. Bunun için dâimâ sabırlı, sebâtkâr ve irâdene haiz olasın!..”

“Sabır fazlaca önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden ilkin çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.”

“Milletin, kendi irfânı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her vakit duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfândır.”

“Oğul!

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezânında ölürler.”

“Dünya, senin gözlerinin gördüğü şeklinde büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, sadece senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır.”

“Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir.”

“Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.”

“Açık sözlü ol! Her sözü üzerine alma! Gördün, söyleme; bildin, deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…”

“Şu üç kişiye; yâni câhiller arasındaki âlime, zenginken fakîr düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene acı!..”

“Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyyette değildir.”

“Haklı olduğun mücâdeleden korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.”

“En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.”

“Ülke, idâre edenin, oğlanları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sâdece yönetim edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğlanları ve kardeşleri içinde bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar..” (Bu nasîhat Osmanlı’yı 600 yıl yaşatmıştır.)

“İnsan bir kere oturdu mu, yerinden basitbasit kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar, lâf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, hasım olur; hasım, canavar kesilir…”

“Akacak kan boş yere akmamalı. Ona yol ve yön lâzım.. Zîra kan, toprak sulamak için akmaz.”

“Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.”

“Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.”

“Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele ferdin kişiye kılıç indirmesi bir cinâyettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz.”

“Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süreaz!..”

“Yalnızlık, korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da… Yeter ki, toprağın tavda bulunduğunu bilebilsin.”

“Sevgi dâvânın esâsı olmalıdır. Sevmek ise, sessizlikliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.”

“Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…”

DEVLETİ TEHDİT EDEN GÜÇLER


İşte bu kıymet hükümleriyle Edebali Hazretleri, Osman Bey’i hamur harcışeklinde yoğuruyordu. Yoğurması da gerekiyordu. Çünkü Osman Bey, zor durumdaydı.. Her yönden gelip kendine iltihak eden beylikleri mi birlik içinde tutsun; dengeyi mi bozmasın; Bizans’ı mı kollasın, Germiyan’ı mı?.. Moğol’u mu gözetsin; tekfurlarla mı savaşsın?

OSMAN BEY’İN MANEVİ REHBERİ


İşte Edebali Hazretleri, tüm bu ve benzeri ehemmiyetli mevzûlarda Osman Bey’e bir tinselkılavuz oluyor ve kendisinin yürüyeceği yolları erişilmez takvânın feyizleriyle donatıyordu.

Bu yüksek maneviterbiye ile, gerek Osman Gazi, gerekse teb’ası, İslam ahlakını en harika bir surette hayata ve tatbikata intikal ettirerek sâlih bir topluluk hâline geldiler. Az sayıdaki aşiret gücü ile Bizans Ordusu’nu ve tekfurları üst üste mağlûb ederek cihan-şümûl bir sultanlık kurdular. Dörtyüz çadırla başlamış olan bu aşiret, tinselahlak bereketi ile büyük bir ihsân ve ikrâm-ı ilâhîye mazhar oldu. Uzun müddet, babadan oğula dehalar silsilesi devam etti. Dünya, onlarla saadet ve adaletin ka’bına varılmaz sayısız tezahürlerine şahit oldu. Her gittikleri yerde bir nizam-ı alem ve muvâzene unsuru oldular.

Bu büyük oluşa vücut veren Osman Gazi, hiç şüphesiz ki tarihimizin en dikkate şayan bir şahsiyeti olma şerefiyle mücehhez bulunmaktadır. Bunun içindir ki dünyanın en büyük devletinin ismi, O’nun adına nisbet edilmiştir.

OSMAN GAZİ NASIL BİRİYDİ?


İyi bir dînî ve maneviahlak alan Osman Gazi Hazretleri, gâyet dindar, salih bir bey idi. Ahirete meyli ziyadeydi. Dînen yasak olan şeylerden son derece kaçınırdı. Bütün amacı, “fî sebîlillâh” cihada matuftu. Tatlı sözlü, halim bir zat olup müddet-i ömründe bir kere gazap etmediği rivayet edilir. Bunun yanında teşebbüs ve iktidar sahibi olarak hüsn-i idâresinde son derece kâbiliyetliydi. Tahakküm tanımaz bir yiğit gaziydi.

O’nun ile alakalı aşağıdaki ifadeleriyle Hıristiyan târihçiler dahî, ilmin haysiyetine riayet ederek hakikati feda etmeyip hakkı teslîm etmek mecbûriyetinde kalmışlardır.

DÜNYANIN EN BÜYÜK DEVLETİ


Tarihçi Hammer der ki:

“O’nun bıraktığı devlette örgüt ve esas temeller o denli kuvvetliydi ki, Osmanlı, kısa bir süre sonra dünyanın en büyük devleti oldu. Farz-ı muhâl O’nun devrindeki insanlara: «Bu gazinin torunları, karşısına çıkan birçok güçlü devletleri mağlup ederek Avrupa’yı mısra getirecek ve şu harita bölgelerine hâkim olacak!» deselerdi, bu tarz şeyleri işiten herkes: «Bu bir hayaldir; boş bir masaldır!» derdi. Fakat o namdar Gazi ile etrafı, özellikle tasavvuf erbabı ve ulema, buna can ü gönülden inanıyor ve bu büyük zuhur için yorulup dinlenmeden gayret sarfediyorlardı.”

Gerçekten Osman Gazi ve yiğitleri, at sırtından inmediler; gece gündüz akından akına koştular. Hızla geliştiler, büyüdüler ve çoğaldılar. Bizans için korkunç bir rü’ya oldular. İslam’ın gür sesini dünyaya yaymak yolunda yediden yetmişe savaştılar. Küffar, artık kalelerinden dışarı çıkamaz oldu.

Lamartin şöyle der:

“Osman Gazi’nin tabiî istidadı sade, doğru ve adilane idi. Akıl ve zekasını Allah’ın birliğine hasrederek yeryüzünde Allah’ın birliği ve varlığı karşında bulunan batıl itikatları ve putperestliği men’e çalışırdı. Bununla birlikte fatihlerin siyasetini takip ederek zaptettiği ülkelere tasarruf etmeye ve yerleşmeye başladı. Osman Gazi, az az ilerledi; fakathiç birvakit geri dönmedi.”

Nitekim Osman Gazi’nin, daha devletinin kuruluşunu tamamlamakla meşgûl olmasına rağmen en büyük hedefi, İstanbul yönünde ilerlemek ve Hz. Peygamber’in müjdesine nail olabilmekti.

OSMAN GAZİ’NİN FETİH POLİTİKASI


Osman Gazi’nin fetihleri harita üzerinde incelendiğinde onun şaşkınlık verici şu amaçları kolaylıkla göze çarpar:

1) Sınırları denize dayandırmak arzusu,

2) Yıkılmaya yüz tutmuş Bizans’ı kıskaca almak,

3) Rum topraklarını yarma gibi hareketlerle birbirinden ayırmak, peşinden irtibatı doğranan parçaları fethetmek.

OSMAN GAZİNİN VASİYETİ


Kendisi bu istikâmette çabaetmiş olduğubenzer biçimde evlâdına da aynı gayreti vasiyet etmiş ve vefâtından ilkin Bursa önlerine kadar gelmiş olarak oğluna uzaktan parıldayan bir manastırın kubbesini işâret etmiş ve:

“Beni şol gümüşlü kubbenin dibine koyasın!” demişti.

Ömrü, devamlıçaba ve gazâ arasında geçen Osman Gazi, Bizans’la sınır olmanın verdiği pozitif yanları iyi kullanmış ve devletine müthiş bir dinamizm kazandırarak mütevazi beyliğine cihan devleti olma yolunda hızla mesafe aldırmıştır. Başlangıçta hiç bir ululuk ve görkem iddiâsı taşımayan Osman Gazi’nin varisleri, gaziler sultanı olmuştur. O, hayal zannedilen bir ideali hakîkat yapmıştır. Bunu Gibbons şöyleki takdîr eder:

“Osman Gazi, bir Sultan oğlu değildir. Toprakları minik ve teb’ası azca olmasına rağmen devleti, seneden seneye mütemâdiyen büyümüştür. Bu kesintisiz gelişme ise, elbet onu te’sîs eden dehanın hakiki büyüklüğüne delalet eder. Türk milletinin Atilla ve Cengiz şeklinde hükümdarları, göz kamaştırıcı muzafferiyetlerine karşın akıncı olarak kalmış ve imparatorlukları da temsil edilmemiş amaçsız bir fütuhattan ibaret olmuştur. Arkalarında ancak kan, iltihap ve gözyaşı bırakmışlardır. Çünkü onlar, idealsiz kuru cihangirler olarak ancak boru ve trampet sesleri içinde yakıp yıkıyorlardı. Osman Gazi’nin yaptıkları ve geride bıraktıkları ise, çokfarklı idi. Bunun için ardındakiler de, hak ve hukuku temsil ve tevzî etme hususunda daimâ ön safta bulunmuşlar ve devletleri, “devlet-i ebed-müddet” olmuştur. Şu halde Osman Gazi’nin mevkîi, öncekilerle kâbil-i kıyas bile değildir.”

OSMAN GAZİ’NİN MAL VARLIĞI


Fevkalâde müttakî bir hayatdevam eden Osman Gazi’nin, vefat ettiğinde geriye bıraktığı kişisel mal varlığı, bir zırh, bir çift çizme, birkaç adet sancak, bir kılıç, bir mızrak, birkaç at sürüsü, üç sürü koyun ve emsalinden ibaretti.”

Mekanı cennet olsun…

Ana Sayfa: Anadolu Tarih

Oğuzhan Koç

Anadolu Tarih Kurucusu. Tarih ve sinema üzerine çalışıyorum. Belgesel yönetmenliklerinin yanı sıra yapımcılık da yapmaktayım.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu