Tarih BülteniTürk Tarihi

Milli Mücadelenin Başarılı Liderlerinden, İstiklal Şair: Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif, Aralık 1873’te İstanbul’un Fatih semtinde dünyaya gelmiştir. Babası Mehmed Tahir Efendi olup annesi Emine Şerife Hanımdır. Safahat’ta, “Hem babam hem hocamdır, ne biliyorsam kendisinden öğrendim.” diyerek tanıttığı babası Fatih Medresesi müderrislerinden Mehmed Tahir Efendi Akif altı yaşındayken kendisine Arapça öğretmeye başlamıştır. O yıllarda çıkan Fatih yangınında, evleri yanmasına rağmen her türlü zorluğa göğüs gerip kaydolduğu Mülkiye Baytar Mektebi’ni birincilikle bitirmiştir. Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi bilmektedir. Süleymaniye, Fatih vb. Camiilerde vaazlık yapmıştır. Bir süre ara verdiği hafızlığı da bu sıralarda tamamlamıştır. Rumeli’de, Anadolu’da ve Arabistan’da bulaşıcı hayvan hastalıklarının önlenmesi için elinden gelen gayreti göstermiştir. Üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri de vermiştir. Sırat-ı Müstakim adlı dergide şiirler yazmaya başlamıştır. Şiirlerinin dili döneme göre açık, anlaşılır ve pürüzsüzdür. Şiirlerinde merkeze aldığı temalar genel olarak din ile ilgili ve sosyal hayatı ilgilendiren konulardır. Her şeyi Tanrı’dan bekleyenlere kızıp çalışmak ve daima çalışmak gerektiğini vurgulayıp bunu birçok şiirinde dile getirmiştir. Şairimiz ailesine de çok düşkün birisidir, bunu torununun Lacivert Dergisinde[1] verdiği bir mülakatta da çok iyi görüyoruz. Akif; hakikati, güzelliği temsil etmiştir. Çağının toplumsal yaşamını yansıtmıştır. İslamcılık anlayışının kuvvetli bir temsilcisi olmuştur. İslamcıdır ama Batı tekniğini, fennini iyice tanımıştır. Batı tekniği ile İslam’ın özünü birleştirmek istemiştir. Öyle ki İslam Birliği ve Asr-ı Saadet anlayışı ile eserler vermiştir. Aruz ölçüsünü sokaktaki Türkçe ile yani sade bir dil ile birleştirmiştir. Toplumcu bir şair olup yaşadığı devri eserlerinde yansıtmıştır. Eserlerini realist bir bakış açısı ile kaleme almıştır ve Safahat adlı kitabında toplamıştır.

İttihat ve Terakki İle İlişkisi

Dönemin aydınları arasında Arapçayı en iyi bilenlerden birisi olan Akif, İttihat ve Terakki’nin Şehzadebaşı Kulübü’nde Arapça dersleri vermiştir. Yine Dâruledeb adlı özel bir okulda da fahri muallimlik yapmıştır. Çalışkanlığı ile kendisine verilen vazifeleri yerine getiren Akif, haksızlıklar karşısında da dimdik durmuştur. Çalıştığı yerdeki müdürünün haksız bir sebeple görevinden alınmasıyla kendisi de istifa etmiştir.

Aynı yılın sonunda İttihat ve Terakki’nin Türkçülük politikalarının fikir babası olan Ziya Gökalp’in ileri sürdüğü düşüncelere ve aynı merkeze bağlı yazar ve aydınların din karşıtı yayınlarına karşı çıkmasının hükümet tarafından da tasvip edilmediğinin bildirilmesi üzerine İstanbul Darülfünundaki görevinden de ayrılmak zorunda kaldırmıştır.[2] Gayri Müslimlerdeki ayrılıkçılık fikirleri ve fırkacılık düşüncelerinin yıkıcı etkisine karşılık tamamen vatan ve millet menfaatini önceleyen siyasal bir anlayış benimsemiştir. Bu anlayışın bir sonucu olarak fikirlerini tam olarak benimsememesine rağmen yeri geldiğinde İttihat ve Terakki Cemiyeti ve hükümetleri hatta Teşkilat-ı Mahsusa ile bile çalışmaktan çekinmemiştir. Enver Paşa’ya bağlı olarak faaliyet gösteren bu kuruluşun ana amaçları:

1.Rakip devletlerin askeri gücünü tespit ve yıpratmak

2.Rakiplere karşı casuslu, bombalama ve istihbarat faaliyetlerinde bulunmak

3.Ülke içerisindeki gönüllülerden, asker kaçaklarından ve eşkıyalardan birlikler oluşturarak ülke savunmasına yardımcı olmaktır.[3]

Akif, vatan için şahsi çekişmeleri ve siyasal farklılıkları bir kenara bırakmıştır. Ayrıca İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olurken kayıtsız şartsız cemiyet emirlerine uyma ibaresine karşı çıkmış, kendisinin doğru olmadığı emirlerine karşı çıkacağını belirtmiştir. Her fikre körü körüne bağlanmadığını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman ordu komutanı, Müslüman askerlerin İngiliz ve Fransızlardan daha iyi savaştıklarını görünce müttefiki Osmanlı Devleti’nden dini telkinlerde bulunacak yetkin kişiler talep etmiştir. Buna karşılık Enver Paşa, bu önemli görevi en iyi şekilde yerine getirecek olan Akif ve Şeyh Salihli’yi Almanya’ya gönderdi. Burada gerek esir düşen Müslüman askerlerle görüştü gerekse de uçaktan düşman saflarında savaşmakta olan Müslüman askerlere seslendi. Bu gelişmeler karşı saflardan birçok Müslümanın iltica etmesine sebep oldu. Mehmet Akif, Almanya’daki görevinden döndükten sonra Teşkilat-ı Mahsusa’nın başkanı Kuşçubaşı Eşref Beyin idaresindeki bir heyetle Arabistan’ın Necid bölgesine gitti. Buradaki amacı İngilizlerle anlaşan Şerif Hüseyin’in isyan hazırlıklarına karşı gerekli tedbirleri almaktı. Yaklaşık dört ay süren bu seyahatten sonra vatan torağına döndü.

Milli Mücadeledeki Yeri ve İstiklal Marşı

Akif, vatanımızı işgal eden düşmanları yurttan atmak için başlayan Milli Mücadeleye yani mücadelenin teşkilatlanmasında büyük rol oynayan Hey’et-i İrşâdiyye’ye katıldı. Büyük Millet Meclisi’nin ilk günlerinde kurulan Hey’et-i İrşadiyyelerin gezileri sırasında edindikleri izlenimler doğrultusunda Erkân-ı Harbiyye reis vekili Miralay İsmet Bey’e (İnönü) bir İstiklâl marşına olan ihtiyacı belirtmesi, meseleyi ilk defa resmî olarak gündeme getirmiştir. İsmet Bey’in meseleyi İcra Vekilleri Heyeti’nde ortaya koymasından sonra konu Maarif Vekâleti’ne havale edilmiş, Maarif Vekili Rıza Nur’un imzasını taşıyan 18 Eylül 1920 tarihli bir tamimle millî marşın şartları valiliklere duyurulmuş, tamim bir süre sonra Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde de yayımlanmıştır.[4] Gelen 724 şiir içerişinde milli marş güftesi olmaya layık olan şiir bulunamamış, o zamanın maarif vekili olan Hamdullah Suphi, Türk milletinin zaferini, büyüklüğünü ve bayrağımızın kutsallığını anlatan milli marş yarışmasından alnının akıyla çıkabilecek olan Akif’ten rica etmiştir. Ancak yarışmaya katılmayı bir şartla kabul etmiştir. Şartı da ödülün kaldırılmasıdır. Sebebi sorulduğunda ise yürekleri sızlatan “Milli marş, para ile yazılmaz.” yanıtını vermiştir. Sonrasında ise hepimizin yüreğinde taht kuran İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Büyük Millet Meclisi’nde, Tanrıöver tarafından alkışlar eşliğinde iki kere okunmuş ve her okunuşta coşku ve heyecanla ayakta alkışlanmıştır. Böylece 12 Mart 1921 tarihinde TBMM tarafından milli marşımız olarak kabul edilmiştir. Akif, İstiklal Marşını Türk milletinin eseri olarak kabul ettiği için Safahat’a koymamış ve kahraman ordumuza armağan etmiştir. Onun Milli Mücadele kahramanlarının ölümsüz ruhlarına ithaf ettiği İstiklal Marşı, Türk milletinin en büyük ortak paydalarından birisi olurken TBMM tarafından 2021 yılı da “İstiklal Marşı Yılı” olarak kabul ve ilan edilmiştir.

Mısır Günleri ve Yurtta Vefatı

Ortadoğu’daki çalışmaları sırasında birçok önemli kişiler ile birlikte çalışmış ve önemli dostluklar edinmiştir. Bu dostluklardan biri de Mısır’da Abbas Halim Paşa’dır. Mısır’a sürgün edildiği söylenir ancak Abbas Halim Paşa’nın daveti ve milli mücadele sürecinden uzun bir süre sonra kendi isteği ile Mısır’a gitmiştir. Bir kaç yıl İstanbul’a gidip geldikten sonra ailesini de yanına almıştır. Kahire üniversitesinde Türkçe dersleri vermiştir. Akif burada farklı etnik kökenli insanların ciddi propaganda yaptıklarını fark etmiştir. Buna karşı memleket, akraba sevdasından hiç bir zaman vazgeçmemiştir. Buradaki çalışmaları sırasında ciddi zorluklar yaşamıştır. Vatanından uzak olması, yeteri kadar çocukları ile ilgilenememesi ve sağlığının kötüye gitmesi Akif’i derinden etkilemiştir. Akif, burada Türk öğrenciler ve edindiği yeni dostluklar ile hayatına devam etmiştir ama vatan toprağı burnunda tütmekteydi. Bu sırada Safahat’ın son kitabı Gölgeler’i burada bastırmıştır. Abbas Halim Paşa’ya olan dostluğuna binaen şu satırları kaleme almıştır:

“Gökten ay parçası halinde, o rahmet güneşi,

İndi afaka bu akşam, bu mübarek akşam.

Ebedi kandili yandıkça, Huda’dan dilerim,

Parlasın dursun o iman senin alnında, Paşa’m!”

Memleket sevdalısı Akif, fikirlerinden hiçbir zaman ödün vermemiştir. 1935 yılında rahatsızlanmış hava değişimi için o sıralar Fransa’nın elinde bulunan Antakya’ya gelmiştir. Hastalığı ağırlaşınca da İstanbul’a gitmiştir. Beyoğlu’ndaki Mısır apartmanında vefat etmiştir. Naaşı, Beyazıt Cami’nde, üniversite gençliğinin ve halkın katıldığı büyük bir cemaatle Edirnekapı Mezarlığı’nda dostu Babanzâde Ahmet Naim’in kabrinin yanında toprağa verilmiştir. 1960 yılındaki yol inşaatı sebebiyle her iki mezar Süleyman Nazif’in kabriyle birlikte Edirnekapı Şehitliği’ne nakledilmiştir.[5] (27 Aralık 1936)

Ölümü üzerine yakın dostlarından Fatin Gökmen, “Çıktı kırklar bir ağızdan dediler târihin / İçimizden vatanın şairi Âkif gitti.” ; Yusuf Cemil Ararat da “Cevherin târihi ahlafâ ederkeşf-i nikâb / Âh gitti tecümân-ı efsah-i Ümmül’l-Kitâb.” beyitlerini tarihin sayfalarına not edilmiştir.

[1]http://www.lacivertdergi.com/soylesi/2018/09/19/dedem-canakkale-destani-siirini-bitirince-artik-olebilirim-demis

[2] https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-akif-ersoy

[3]Sarısaman,2002:495-496

[4] https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-akif-ersoy

[5] https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-akif-ersoy

Tuğba Karslı

Çağdaş Türk Lehçeleri Bölümü Mezunuyum. Dil ve Tarihin ortak çalışma sahasıyla ilgileniyorum.

İlgili Makaleler

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu