Türk Tarihi

Mustafa Kemal Atatürk’ün Ekonomi Politikaları ve Devletçilik Anlayışı

Türkiye Cumhuriyetine Osmanlı Devletinden güçlü bir ekonomik miras kalmamıştı. Tarım ağırlıklı, ancak tarımsal üretimin daha çok insan ve hayvan gücüne dayalı olarak, son derece geride kalmış yöntemlerle gerçekleştirilebildiği, azınlıkların egemenliğindeki ticari faaliyetlerin de yeterince geliştirilememiş olduğu Osmanlı ekonomik yapısı, ağır dış borçlar ve birbiri ardına yaşanan Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşlarının da etkisiyle neredeyse çökme noktasına gelmiş olduğu görülmektedir.

Cumhuriyet tarihimizin kuruluşu, “Atatürk Dönemi (1923-1938)” olarak adlandırılan ilk on beş yıllık zaman dilimi, ulusal sermaye ve teşebbüs gücünden yoksun ve çökme halindeki bir ekonomiyi yeniden yapılandırma çalışmaları ile geçirilmiş; çağdaş ulus devlet modelini tüm kurum ve kurallarıyla, ekonominin her alanında yerleştirmek üzere ilk önemli adımlar atılmıştır.

Özetle, bu zorlu dönemde Mustafa Kemal Atatürk’ün, oldukça önem verdiği Türk halkının güçlü ve mutlu olmasını sağlayacak amaçlar etrafında temelleri atılmış bir ekonomi ve bu  çerçeve de gerçekleşen sosyal politikası bulunmaktaydı. 

Atatürk’ün ekonomi alanında kendinden önce öne sürülmüş ekonomik sistemlerle ilgili ideolojilerden hangisini benimsediği konusunda çok tartışma yapılmıştır. Oysa, Atatürk’ü sağ ya da sol ideolojilere kapılmış ya da onları benimsemiş bir lder olarak göstermek, O’nun anısına yapılacak en büyük haksızlıklardan biridir. O, kendi ekonomi ideolojisini zaman içerisinde oluşturmuş ve yıllarca da çizgisini bozmamıştır.

Atatürk’ün yaratmış olduğu ekonomik ideolojisinin en özlü ifadesi, 1936 yılında yayınlanan İkinci Sanayi Planı’nın önsözünde yazdığı şu sözlerin içerisindedir:

“Devletçiliğin bizce manası şudur; fertlerin hususi teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleketin iktisadiyatını devletin eline almak.”

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa bir zamanda yapmaya muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka bir sistemdir.”

ATATÜRK’ÜN EKONOMİ POLİTİKASI:

Mustafa Kemal’in ekonomi politikasını anlayabilmek için, bu politikanın temelini oluşturan iki ana unsur konumunda ki ilkeyi kaçırmamak gerekir. Bunlardan birincisi, her alanda olduğu gibi “ekonomide de milliyetçilik” olup, Misak-ı Millî sınırları içerisinde kalan “yurttaşlarının refah ve mutluluğunu sağlamayı”, ana hedef olarak kabul eder. Bu bağlamda önemli olan ilkeler, millî ekonomik çıkarların gözetilmesi, dış pazarlara ve yabancı ekonomilere bağımlılığın kaldırılması ve millî bir ekonominin kurulmasıdır. Atatürk’ün ekonomi politikasının dayandığı temel felsefe ve stratejinin en özlü ve kolay anlaşılır çerçevesi, giriş bölümünde kendi sözleriyle aktarılmıştır. Zamanına göre çok ileri bir ekonomik düşünceyi temsil eden bu görüşler kalkınmanın uzun süreli planlara bağlanmasının zorunluluğunuda içine almaktadır. 1930’larda ulaşılmış olgunluğu ile bu strateji(planlı kalkınma stratejisi), Batının demokratik ülkelerinde İkinci Dünya Savaşı sonrasında ancak geliştirilmiştir. Oysa Atatürk, ekonomik kalkınma planı yapılması görüşünü, ilk kez, 1 Mart 1922’de TBMM’nin üçüncü toplanma yılının açış konuşmasında şöyle ifade edilmiştir:

“Bundan sonra ekonomi politikamızda, tespit etmiş olduğumuz bu temel esaslara uygun olarak hazırlanacak bir plana göre, Bakanlar Kurulumuzun uygulamaya geçmesini bekliyoruz.”

1922 ile 1938 yılları boyunca geliştirilen bu ekonomik kalkınma stratejisinin temel hedefleri şöyle sıralanmıştır:

1.Herkese iş sağlanacak.(tam istihdam)

2.Hızlı ekonomik kalkınma(hızlı ve dengeli sermaye birikimi)

3.İhracatın el verdiği kadar ithalat yapılması

4.Kişiler arasında büyük gelit farklarının giderilmesi(dengeli gelir dağılımı)

5.Enflansyonsuz kalkınma(gelir-harcama dengesi)

6.Tüm bölgelerin kalkındırılması(bölgeler arası dengeli kalkınma)

7.Özel girişimin geliştirilmesi

8.Hızlı teknolojik gelişme için yabancı sermaye ile işbirliği yapılması

9.Hızlı teknolojik gelişme için sermaye ile işbirliği yapılması.

Bağımsızlık savaşları, ordu yönetimi, demokratik rejimin kuruluşu ve işletilmesi, uluslararası politika alanlarında olduğu gibi Atatürk’ün ekonomi politikası da dünyanın kalkınmakta olan ülkelerinr örnek olacak özellikler taşımaktadır; bu özelliklerin dünyaya yayılması insanlığa büyük zaman kazandıracak, kaynakların verimliliğini arttıracaktır.

Atatürk’ün Profesör Afet İnan’a yayımlattığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” adlı kitapta yaşam kalitesinin sürdürülebilir olması için tüm vatandaşların ayrıcalıklı kişi, grup, zümre veya benzer sınıfların oluşmasının önlenmesi gerektiği ve tüm vatandaşların kalkınma sonuçlarından eşit şekilde yararlanması gerektiğine dair fikirler yer almaktadır.

Atatürk’ün ilgili sözleri kitapta şu şekilde yer alıyor: “Bizim nazarımızda çiftçi, çoban,amele,tüccar,sanatkar,doktor,velhasıl herhangi bir içtimai müessesede faal bir vatandaşın, hak, menfaat ve hürriyeti müsavidir”

Ayrıca Atatürk, TBMM 3. Yasama Yılı 1 Kasım 1937 açılış konuşmasında “Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılamaz; bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir” demiştir. Bu sözden hareketle Atatürk’e göre; ekonomi, pazar ekonomisi kurallarına göre işletilmeli, devlette pazar ekonomisi kurallarına uyum sağlamalıdır.

Atatürk’e göre, özel girişimciler ve devletin ekonomi içindeki rolü arasına sınırlar çizilmesi önem arz etmektedir. Bu sınırların hükümetler tarafından düzenli bir şekilde kontrolü sağlanmalıdır. Kontrol sağlanmadığı vakit, ılımlı devletçilik politikası devlet kapitalizmine dönüşebileceği gibi sistemi de bozacaktır. Atatürk’ün bu konuyla ilgili sözlerinden belirli işletmelerdeki devlet mülkiyetinin geçici fakat devletçilik sisteminin kalıcı olması gerekliliğini çıkarmaktayız.

EKONOMİK DÜZEN VE REFORMLAR :

Atatürk’ün “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığın da olmayacağı” düşüncesinden hareketle yeni Cumhuriyetin, siyasi bağımsızlık sonrası iki önceliğinden birisi “ekonomi”, diğeri de “eğitim” olmuştur. Yeni devlet, ekonomik hayatta hızlı atılımlar yapmaya başlamıştır. 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlara koşut olarak 1923-1929 döneminde “kısmî bir liberal dönem” yaşanmıştır. Ancak daha sonra, hem 1929 yılında bütün dünyayı etkileyen Büyük Buhran’ın etkisiyle, hem de sermaye ve girişimcilik faktörlerindeki yetersizlikler nedeniyle “devlet ağırlıklı” bir ekonomi politikası izlenmeye başlanmıştır.

1923-1929 Türkiye Ekonomik Düzeni: Osmanlı İmparatorluğu kalıntıları üzerinde 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel sorunlarından biri ekonominin geliştirilmesiydi. Cumhuriyetin kurucuları, özellikle ulu önder Mustafa Kemal, siyasal bağımsızlığın ancak sağlam ve güçlü bir ekonomi ile sürdürülebileceğinin bilincindeydi. Ancak, ekonomik gelişmenin oturtulacağı temeller çok zayıftı. Ülkede sanayi hemen hemen yok gibiydi; girişimci zihniyet ve yetenek gelişmemişti; kişi başına milli gelir asgari geçim standartlarının dahi altında olduğundan tasarruflar son derece yetersizdi. İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar, bu dönemin biçimlendiricisi olmuştur. 1923-29 yılları arasına ilişkin yukarıdaki gösterge sayıları; tüm varlığını peş peşe yaşanan I.DS ve Kurtuluş Savaşı’nda harcamış olan bir toplumun kurduğu “yeni devletin başarı öyküsünü”, kendi olanakları ile yeniden canlanışını, kurumlaşmasını göstermektedir.

İzmir İktisat Kongresi:

İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nin toplanma amacı, savaştan yorgun çıkmış olan iktisadi faktörlerin ve birimlerin birbirlerini tanımalarını sağlamak, onların ihtiyaçlarını tespit etmek, iktisadi konular üzerine dikkatleri çekmek ve iktisat politikalarını da bu sonuçlara göre belirleme isteğidir. Ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak iktisat politikasının yönünü belirleyen bir “Misak-ı İktisadi” belirlenmiştir. Bu Misak-ı İktisadi; yurt içi sanayi kurmayı ve geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren ve mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik sistemi oluşturmayı amaç edinmiştir. Kongrede alınan kararlar, Misak-ı İktisadi” ve “Çiftçi, Tüccar, Sanayici ve İşçi Gruplarına İlişkin Esaslar” olarak adlandırılan iki bölümde toplanmıştır. Atatürk, İzmir İktisat Kongresi kararları doğrultusunda, ekonomiye faydalı olabilecek özel sermayenin girmesine ilke olarak izin verileceğini belirtmiştir. Ancak, o dönemde dünyada gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımı sınırlı düzeydeydi. Bu nedenle Türkiye’ye yabancı sermaye girişi olmadığını bilmekteyiz.

Lozan Barış Antlaşması:

Türkiye için 1923–1929 döneminin iktisadi gelişmesinin en belirgin iki yapı taşı, Lozan Antlaşması ve dönemin sonlarında patlak veren Büyük Dünya Buhranıdır.

Lozan Konferansı 20 Kasım 1922’de İsviçre Konfederasyonu Cumhurbaşkanının açılış konuşmasıyla başlamıştı. Kapitülasyonlar, Musul konusu, Osmanlı borçlan, İstanbul’un ve Boğazların Müttefik askerleri tarafından boşaltılması üzerinde derin anlaşmazlıkların belirmesine yol açtı ve Konferans görüşmeleri 4 Şubat 1922’de kesildi. 23 Nisan 1923’te tekrar başlayan görüşmeler, 24 Temmuz’da Lozan Barış Antlaşması’nın ve  ekli diğer belgelerin imzalanmasıyla sona erdi.

1929 Büyük Buhran Etkileri:

1929 Büyük Dünya Bunalımı, kapitalizmin ortaya çıkmasından bu yana ekonomik sistemlerin yaşadığı en büyük kriz olmuştur. Klasik ve Neo-Klasik iktisadi yaklaşımları sarsacak nitelikte olan bu kriz kapsam ve yoğunluk bakımından çok şiddetli bir biçimde ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Büyük Dünya Bunalımının Türkiye ekonomisini etkilemesi para değerindeki düşüşle başlamış ardından ihraç malları fiyatlarındaki azalmalar boy göstermiştir.

Bu süreçte yaşanan en önemli gelişmelerden biri hiç kuşkusuz 11 Haziran 1930 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kurulması olmuştur. Devletten bağımsız olarak anonim şirket statüsünde kurulan TCMB’nin hisselerinin bir kısmı maaşlarından taksitle kesilerek devlet memurlarına devredilmiş ve hazinenin payı da yüzde 15 gibi düşük bir rakam ile sınırlandırılmıştır.

Planlı Dönem: 1929-1938 Türkiye Ekonomik Düzeni:

Kısmî liberal ekonomi uygulama sonunda yönetici kadro tarafından yapılan değerlendirmede, bütün çabalara karşın özel kesimin beklenen gelişmeyi sağlayamadığı anlaşıldı. Zaten bu dönem, 1929 yılında başlayan ve Batı dünyasını geniş ölçüde etkileyen “Büyük Depresyon / Buhran” ile belki de doğal olarak sona ermişti. Sonuçta Türkiye de bu Krizden ciddi biçimde etkilendi, ekonomi politikasında değişikliğe gitti ve “devletçi” politikalara yönelmeye başladı. Devletçi bir sanayileşme modeli arayışına giren Türkiye Cumhuriyeti, bu dönemde dünyadaki ilk planlama deneyimlerinden biri olarak kabul edilen “sanayi plânları” doğrultusunda plânlı bir sanayileşme sürecini gerçekleştirmiştir. Sovyetler Birliği’nden  Prof. Orlov başkanlığında bir heyet, plânlama konusunda yardımcı olmak üzere Türkiye’ye geldi. 1930 tarihli İktisadi Vaziyetimize Dair Rapor ile başlayan çalışmalar, SSCB’nin teknik ve mali yardımıyla hayat bulmuştur. Daha sonra Amerikalı uzmanların raporlarından da faydalanılarak, 1934 yılında sanayide plânlı dönem başlatılmıştır. Aynı yıl Türk Parasının Kıymetini Koruma kanunu çıkarıldı. Anılan Kanun, Türk Lirası’nın yabancı paralarla olan ilişkisini “sabit döviz kuru rejimine” bağlayan ve kambiyo denetimini öngören bir yasadır.

1929-1931 Yılları Boyunca Türk Lirasının Dış Değerinde Ki Değerlendirme: Prof.Dr.M.A.Aysan, Atatürk’ün Ekonomi Politikaları

Aylar 1929 1930 1931
Ocak 933 1929 1030
Şubat 984 1039 1030
Mart 989 1032 1030
Nisan 989 1033 1030
Mayıs 1013 1034 1030
Haziran 1013 1034 1030
Temmuz 1011 1034 1030
Ağustos 1017 1033 1030
Eylül 1008 1030 1003
Ekim 1024 1030 819
Kasım 1039 1030 788
Aralık 1043 1030 714

 

Kalkınma Planları – Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı: 1934 yılında uygulamaya konulacak olan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı, bu devamı gelecek olan kalkınma planlamaların başlamasında ilk yol olmuştur. Bu planlarda asıl amaç Türkiye ekonomisinin gelişmesi için hızlı sanayileşme politikaları uygulamaya konularak ekonominin gelişmesini sağlamaktır.

Devletçilik politikasının yoğun şekilde uygulandığı alan sanayi sektörü olmuştur. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın ana hedefleri açık bir biçimde belirlenmişti. Bunlar:

-Büyük ölçüde dış alımlarla sağlanan temel tüketim mallarının ülke içinde üretimine geçilmesi,

 –Kurulacak sanayilerin yerli hammaddelere dayalı olması,

–Sanayi kuruluşlarının hammadde ve işgücü kaynaklarına yakın bölgelerde kurulması.

İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı: Birinci sanayi planının 1934 yılından itibaren başanyla yürütülmesi üzerine 1936’dan sonra ikinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı hazırlanmaya başlandı. Hazırlanan bu plan 1938 yılında kabul edildi.

– Ekonomik yapıya ve koşullara uygun büyük sermaye ve teknik güç gerekli gösteren, hammaddesinin tamamının ülkede bulunan ve yetişen endüstrileri ele alması,

-Kömür hangarlarında üretimin geliştirilmesi

– Makine endüstrisinde bir başlangıç olmak üzere birinci plana göre kurulmakta olan Karabük Demir ve Çelik Fabrikaları’nın ara vadlerini işleyecek fabrikaların öngörülmesidir.

ATATÜRK’ÜN DEVLETÇİLİK POLİTİKASI:

Devletçilik konusundaki genel yaklaşım, o dönemdeki uygulamaları bir sistem sonucu ortaya çıktığını kabul etmemek yönündedir. Ancak, Gazi’nin eşsiz sezgisi ile devletçilik, basit bir devlet müdahalesi olmaktan çıkmıştır. Yani özel bir kesim oluşturmak veya özel kesime özendirici destekler sağlamanın ötesinde, “yeni” bir olgudur. Ekonomik olduğu kadar sosyal yönleri olan, ekonomik gelişmeyi, ekonomik bağımsızlığı gerçekleştirecek tarzda oluşturulup uygulanması ve dönüşen ekonomik / sosyal yapılara uyarlanabilen esnekliği olan nitelikleri bulunmaktadır.Dönemin uygulamaları ve devleti yönetenlerin bu konudaki görüşleri incelendiğinde devletçilik uygulamasının bir doktrin gereği değil pragmatik bir zihniyetle benimsendiği anlaşılacaktır. Atatürk’ün devletçiliğinin ekonomi politikasını yönlendirme açısından en iyi açıklaması yine kendisine aittir:

“Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim araçlarını özel girişimden alarak, milleti tamamen başka temeller içinde düzenlemek amacı güden, özel girişimlere ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim izlediğimiz devletçilik, özel girişimi esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, ülkeyi imara eriştirmek için milletin genel ve yüksek faydasını gerektirdiği işlerde – özellikle ekonomik anlamda – devleti gerçek anlamda ilgili kılmaktır.”

Atatürk’ün bu sözlerinden uygulanan devletçiliğin doktriner bir yanının olmadığı ancak zorunluluk esasında gerçekleştiği bilinmektedir. Atatürk’ün 1933 yılında açıklamış olduğu devletçilik rejiminin ilkeleri şunlardır:

• Özel teşebbüs esastır. Ancak özel teşebbüsün ele alamadığı sektör devlet yatırımlarıyla sağlanacaktır.

• Devlet teşebbüsleri esas itibariyle sanayi sektörü için söz konusu olacaktır. Özel girişimi ve devlet teşebbüslerini finansal bakımdan desteklemek üzere devlet tarafından bankalar kurulacaktır. Tarımda devletin rolü olmayacaktır. Devlet tarımda araştırma amacıyla çiftlikler kuracak ve çiftçilere teknoloji aktaracaktır.

• Özel teşebbüs herhangi bir alanda yeterince uzmanlaştığı takdirde o sektör kamudan özel teşebbüse devredilecektir.

Kısacası, Devletçilik döneminin ana hedefleri; özellikle sanayideki üretim artışı yoluyla hızla kalkınmak, ödemeler bilançosunu iyileştirmek, ekonomik büyüme sağlamak, tarımsal ve sosyal reformlar aracılığıyla hayat standardını yükseltmek ve ekonomik bağımsızlığı elde etmekti. 

Atatürk’ün ekonomi politikası, bağımsız hür irade temelleri üzerine oturtulmuş ulusal bir politikadır. Politik bağımsızlığın ana koşulunun ekonomik bağımsızlık olduğunu çok iyi kavrayan Atatürk, bu amacını çok büyük olanaksızlıklar içinde gerçekleştirmiştir. Ulusunun bağımsızlığını hedef almış emperyalistlerin ekonomi politikası öğretilerinin benimsenmesi zaten söz konusu olamazdı; bunların ulusal bağımsızlık amacıyla bağdaşmadığını çok önceden görmüştü. 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar paralelinde ekonomik yapı ve kurumlar oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu dönem (1923-1929) içerisinde kısmi bir liberal yapı yaşanmıştır. Daha sonraki yıllarda ekonominin kısmi liberal dönemden müdahaleci döneme geçişinin temel nedenleri, 1929 yılında yaşanan Büyük Dünya Bunalımının etkisi, bu döneme kadar özel kesimin istenilen ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmekte yetersiz kalması ve Osmanlı Devleti’nden kalan borçların ödenmesinin getirdiği ağır yük olarak sayılabilir. Sonuç olarak Atatürk Dönemi, Türkiye ekonomisinde enflasyonsuz ve her yıl istikrarlı büyüme hızıyla en başarılı dönem olmuştur. Devletçilik modelinin özellikle vurgulanması gereken işlevi de, Türkiye’de özel sektörün doğmasında ve gelişmesinde yapıcı bir rol oynamış olmasıdır.

KAYNAKÇA

  • -İlker Parasız, Türkiye Ekonomisi, 1923’den Günümüze İktisat ve İstikrar Politikaları, Ezgi Kitabevi Yayınları, Bursa, 1998
  • -Okan H. Aktan, “Atatürk’ün Ekonomi Politikası: Ulusal Bağımsızlık ve Ekonomik Bağımsızlık”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi,
  • -İsmail Türk, Atatürk Dönemi Ekonomi Politikası ve Türkiye’nin Ekonomik Gelişmesi, A.Ü. SBF Yayınları
  • -M. A. Aysan,”Atatürk’ün Ekonomi Politikası”, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2000

Begüm Şen

Anadolu Tarih Editörü. Tarih ve Sosyoloji.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu