DüşünceMakale

Nazi Almanyası’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne Bilimin Serüveni: Yeni Türkiye’nin İnşasında Alman Profesörlerin Rolü

20. yüzyılın ilk yarısında Almanca konuşan, düşünen ve eğiten Avrupa’nın aydın kadrosu savaşın karanlığına yavaş yavaş yenik düşüyordu. Avrupa’da idealler giderek yıkılıyor ve insanlar yaklaşmakta olan karanlık çağı hissederek bunun acısını çekiyorlardı. Bu dönemde Alman-Yahudi ortak yaşam alanıı; geri döndürülmesi artık mümkün olmayan bir süreç içinde kendini bulmuş ve onarılamayacak kadar kötü bir biçimde sona ermenin eşiğine gelmişti.[1] Almanya’da “Naziler” olarak adını tarihe yazdıran Nationalsozialist parti mensupları, kendilerinden olmayan herkese karşı besledikleri nefreti adeta bir zehir gibi Avrupa’ya yaymışlardı. Bilim ve eğitim anlayışları bu dönemde üretkenliğini yitirmiş ve ırkçı bir ideolojinin emrinde hareket etmeye zorlanmıştır.[2] Nazilerin 30 Ocak 1933’te resmi olarak iktidara gelmesiyle başlayan ve Almanya’nın 7 Mayıs 1945’te teslim olmasıyla biten kaotik dönem boyunca Türkiye’nin mülteci profesörlere güvenli bir sığınak sağlama siyaseti ülkemizde bilim adına yapılan önemli gelişmelerin de başlangıcı olmuştur.[3]

Bu dönemde kendi ülkelerinde onlara sağlanamayan bilimsel çalışma özgürlüğünü başka bir yerde aramaya başlayan yüzlerce Alman Bilim insanı, kendilerine kucak açan 1930’ların yoksul Türkiye’sini adeta bir sığınacak liman olarak görmüşlerdir.[4] Bilim, sanat ve teknoloji gibi dallarda oldukça istekli olan Türkiye Cumhuriyeti yönetimi, baskı ve siyasal faktörler sebebiyle tahribata uğrayan bilim insanlarına yuva oluştururken aynı zamanda onları Nazi baskı ve müdahalelerinden korumaya çalışmıştır.[5]

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunu gerçekleştirdikten sonra, muasır medeniyetler seviyesine çıkma adına birçok alanda inkılâp gerçekleştirmek amacıyla çalışmalara başlanmıştır. Bu önemli inkılâp alanlarından birisi de aşağıda bahsedileceği üzere Atatürk’ün şüphesiz oldukça önem verdiği bir alan olan “eğitim” inkılâpları olmuştur.

Üniversite reformu ile Cumhuriyet döneminde yükseköğretimde modernleşme Darü’l-fünun’un kapatılıp İstanbul Üniversitesi’nin açılmasıyla başlamıştır. Çünkü Cumhuriyet idaresine Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan tek yükseköğretim kurumu olan Darü’l-fünun, bir türlü Atatürk’ün ideallerine ve görüşlerine ayak uyduramıyor ve geleneksel medrese yapısını korumaya devam ediyordu.[6] 1931 yılında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, İsviçre Gelf Üniversitesi’nde pedagoji alanında ününü duyurmuş olan Prof. Dr. Albert Malche’yi Darü’l-fünun’u reforma tabii tutmak amacıyla bir rapor hazırlaması için davet etmiştir.[7] Üniversite reformu sayesinde, yabancı bilim adamı ve öğretim üyelerinin çeşitli fakültelerde ders vermeleri sağlanmıştır.

Yabancı bilim adamları, öğretim programları ve yöntemlerinin çağa uygun hale getirilmesine katkıda bulunmuştur. Bu yetenekli ve birikimli insanlar, yaratıcılıklarını sergileyerek potansiyellerini en yüksek düzeyde ortaya koyabilecekleri bir dönemde, gelişme isteği yüksek bir siyasi irade bulmuşlardı. Bu ortamda birikimlerini kendilerinden sonra gelecek olan bilim adamlarına başarıyla aktarabilme imkanı bulmuşlardır. Bu sebepten ötürü günümüz Türk üniversitelerinde çalışan çok sayıda profesör, bu yabancı bilim adamlarının ya öğrencileri, ya da öğrencilerinin öğrencileridir.[8]

1933 Üniversite Reformu ile Alman ve Avusturyalı Tıp profesörleriyle o zamana kadar yükseköğretim tarihinde rastlanılan en yoğun ortak çalışma sağlanmıştır. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, mülteci bilim adamlarının en önemli çalışma alanı haline gelmiştir.[9] O dönemde tıp eğitimi dendiğinde yabancı öğretim üyelerinin Türkiye’de görev almalarında kilit rol oynayan isimlerden birisi, Philipp Schwartz’dır. Schwartz’dan sonra mülteci profesörlerin tıp alanındaki katkıları dendiğinde aklımıza Rudolf Nissen gelmektedir. Tıp Fakültesinin yanı sıra Fen Fakültesi de, 1933’ten sonra 6 ana bölüme ayrılmıştır. Matematik, Astronomi, Fizik, Kimya, Biyoloji ve Jeoloji olarak ayrılan dalların her birinden mezun olmak ve birinden doktora yapmak mümkündü. Öğrenciler bir ana ve bir yan dal seçerek öğrenimini tamamlamaktaydı. Diğer fakültelerde olduğu gibi bu fakültede de hem organizasyon hem öğretim yapısı açısından Alman etkisi hakimdir.[10]

Tıp alanından sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat ve Hukuk Fakülteleri dendiği zaman akıllara bazı önemli hocalar gelmektedir. Edebiyat Fakültesi’nin önemli mülteci profesörlerinden olan Leo Spitzer, 1933 yazında ilk önce Manchester Üniversitesi’nden bir davet alır, ancak oradaki çalışma ortamını beğenmediği için kabul etmez. Kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesi’nden Roman dilleri ve edebiyatı profesörü olarak aldığı daveti kabul eder. Spitzer 1933’te İstanbul’a gelerek İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunun kuruluşunda görev alıp yöneticiliğini de üstlenmiştir.[11]

Hukuk fakültesinde mülteci profesörlerin sayıları ele aldığımız diğer fakültelere göre oldukça az olmasına rağmen etkileri fakülte, hatta ülkemizin dışına kadar uzanan önemli bilim adamları vardı. Bunlardan birisi Freiburg’tan gelen Andreas Schwartz; bir diğeri Ernst E. Hirsch’tir. Türk hukuku, ilmi, hukuk pratiği ve kanun hükümleri için olduğu kadar tüm Türk bilimsel düşünce sistemleri içinde de Ernst E. Hirsch’in oldukça önemli bir yeri vardır. 1933 yılında İstanbul’a gelen Hirsch, çalışma gücünün büyük bir bölümünü kendisine sığınma imkanı sunan ülkemize sunmuştur.[12]

Türkiye’de Yükseköğretim kurumları açısından atılan önemli bir modernleşme Atatürk’ün 1933’te yaptığı “Üniversite Reformu” ile başlamıştır. Üniversite reformunun ardından Yükseköğretim’de gerçekleşen bu modernleşme hareketine, Nazi baskısından kaçıp Türkiye’ye sığınan yabancı bilim adamlarının çok büyük katkısı olmuştur. Darü’l-fünun’un kapatılıp İstanbul Üniversitesi’nin açılmasıyla Tıp, Fen, Edebiyat, Hukuk ve İktisat Fakülteleri’nde yabancı bilim adamları çalışmaya başlamış ve kendi alanlarında büyük başarılara imza atarak, isimlerini Dünya çapında duyurmuşlardır.


[1] Arnold Reisman, Nazizmden Kaçanlar ve Atatürk’ün Vizyonu, çev. Gül Çağalı Güven, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2011, s.17.

[2] Kemal Yalçın, Haymatlos – Dünya Bizim Vatanımız, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2019, s. 14.

[3] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi ( 1914-1995), Timaş Yayınları, İstanbul 2016, s. 218.

[4] Haşim Erdoğan, Enes Öz, “Einstein’dan Türkiye’ye Mektup”, Cappadocia Journal Of History And Social Sciences, C.9, S.1, 2017, s. 221.

[5] Regine Erichsen, “Bir Sığınak Yeri Olarak Türkiye: Alman Araştırıcıların 1933-45 Göçü”, çev. Ali Osman Öztürk, Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi, S. 13, 1999, s.70.

[6] İlhan Başgöz, Howard E. Wilson, Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk, Dost Yayınları, Ankara 1968, s. 41.

[7] Ersoy Taşdemirci, “Türkiye’de Üniversite Kavramının Gelişmesinde Alman Bilim Adamlarının Katkısı”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S. 9, Kayseri 2000, s. 887.

[8] Kürşat Yıldız, “Nazizm’den Kaçanların Türk Üniversite Tarihine Etkisi ve Atatürk’ün Ufku”, Akademik-Der, S. 1, 2017, s. 17.

[9] Cemil Bilsel, İstanbul Üniversitesi Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları No.182, Kenan Matbaası, İstanbul 1943, s. 105.

[10] Horst Widmann, Atatürk ve Üniversite Reformu, çev. Aykut Kazancıgil – Serpil Bozkurt, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s. 147.

[11] Yücel Namal, “Türkiye’de 1933-50 Yılları Arasında Yükseköğretime Yabancı Bilim Adamlarının Katkıları”, Yükseköğretim ve Bilim Dergisi, C. 2, S. 1, 2012, s. 17.

[12] Hamide Topçuoğlu, Yaşar Karayalçın, İlhan Akipek, Aydoğan Özman, Ord. Prof. Dr. Ernst Hirsch’e Armağan, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara 1964, s. 31.

Tuğçem Tirfil

Hacettepe Üniversitesi - Yakınçağ Tarihi alanında Yüksek Lisans öğrencisiyim. Modernleşme Dönemi ve Türk Eğitim Sistemi alanında çalışıyorum.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu