Türk Tarihi

Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi Üzerine Bir Değerlendirme

İslamiyet’te Kur’an-ı Kerim’in getirdiği mesajları kabul edenler Müslim, İslam dinini kabul etmeyenler de gayrimüslim olarak adlandırılır. Bunun dışında İslamiyet’te insanlar arasında ırk, renk, dil ve ülke esasına dayanan bir ayrım yoktur. Klasik İslam Hukuku’nda gayrimüslimler, ehl-i kitap sahibi olanlar, yani semavi kitap sahibi olanlar; semavi kitap sahibi olup olmadıklarında şüphe bulunanlar ve diğer inanç sahipleri olmak üzere üçe ayrılmıştır.[1] Bunun yanı sıra Hristiyan ve Yahudiler ehl-i kitap sayılmışlardır. Osmanlı tebaasının bir kısmını gayrimüslimler teşkil etmekteydi. İslam hukukuna göre, İslam ülkesinde yaşayan gayrimüslimler ‘Zımmi’ statüsünde olurlardı. Buna göre; gayrimüslimler, din ve vicdan hürriyetinden yararlanırlar, din değiştirmeye zorlanamazlar ve kendi ibadethanelerini açarlar, can ve malları İslam devletinin güvencesi altına alınırdı. Bu korumaya karşılık gayrimüslimler cizye ve haraç vergisi vermek ve istisnalar dışında İslam devletinin hükümlerine uymak yükümlülüğü altına girerlerdi.[2]

Genellikle Osmanlı Devleti’nin Müslüman olmayan uyruklarını millet düzeni çerçevesi dahilinde yönettiği belirtilir. Bu görüşün temelinde, Osmanlı yönetiminin dini ne olursa olsun, bir zımmi’ye birey olarak değil, bir cemaatin üyesi olarak muamele ettiği varsayımı bulunmaktadır. Milletbaşı, ister patrik olsun ister haham, devlete karşı cemaatinden, cemaatine karşı da devletten sorumlu olan idari görevliydi. Rum, Ermeni, Yahudi gibi resmen tanınmış her cemaatin mali ve adli özerkliği bu görevli aracılığıyla sürdürülüyordu.[3]

Dini cemaatlerle ilgili olarak XVIII. yüzyıldan itibaren millet tabiri kullanılmaya başlandı. Bu dönemde Avrupalıların Osmanlı gayrimüslim toplulukları üzerinde misyonerlik faaliyetleri artmıştı. Millet sistemi bugün bilinen manasını, XVIII. yüzyıldan itibaren ve özellikle de 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra kazandı.[4] 1839 yılında Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesiyle tüm Osmanlı tebaası kanun önünde eşit kabul edildi ise de gayrimüslimlerin hukuki durumları 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı ile değişti.[5]

XVIII. ve bilhassa XIX. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı Devleti’nin yüzyıllardır benimsemiş olduğu Millet Sistemi’nde bazı aksaklıklar meydana gelmiştir. Bu aksaklıklar bilhassa mali ve içtimai durumun bozulması ile kendini göstermeye başlamıştır. Tabii olarak bu aksaklıkların meydana gelmesinde Avrupalı devletlerin şark meselesi olarak adlandırıp yürüttükleri faaliyetlerin içeride etkileri de önemle sayılabilir. Osmanlı Devleti, henüz küçük bir beylik konumundan cihan devleti haline gelirken bilhassa Hristiyanların ağırlıklı olarak yaşadığı coğrafyalarda hüküm sürmüştür. Bu hüküm sürme esnasında ise yoğunlukla gayrimüslimler ile iç içe yaşamıştır.

Kuruluştan yaklaşık altı asır sonrasına tekabül eden yıkılışa kadar devlet en verimli zamanlarını gayrimüslimlerin ağırlığını oluşturduğu coğrafyalara sahipken yaşamıştır. Bu coğrafyalar içerisinde Balkanlar’ın ehemmiyeti oldukça yüksektir. Nitekim gayrimüslim olarak nitelendirilen topluluğun ağırlıklı ve dikkate değer kısmı bu coğrafyada yaşantısını sürdürmekteydi. Balkan milliyetçiliği, onu Batı Avrupa’daki benzerlerinden ayıran özel nitelikler içermektedir. Bu tür milliyetçilik için kullanılan kavram “cemaat milliyetçiliği”dir, çünkü dinsel ve etnik niteliklerin karışımıyla oluşmuş bulunan bu cemaat milliyetçiliği, onun ayakta kalışının nedeni olan yaşamsal popüler bir cemaat birlikteliği ile bir ortak yaşam içinde var olmaktadır.[6]

Osmanlı Devleti içinde bulunduğu siyasi, askeri, içtimai ve iktisadi yıkıntının içerisinde uzun yıllardır devam ettirdiği ve bilhassa Balkan coğrafyasında barışın tesisinde önemli rol üstlenen Millet Sistemi’ni bir müddet daha devam ettirebilir miydi, bilinmez. Ancak bir gerçek var ki yüzyıllar boyunca bugünkü anlamıyla bir millet olmayı tam anlamıyla becerememiş olan Osmanlı Devleti içerisindeki gayrimüslim nüfus, yalnızca İslam Hukuku’nun düzenlediği zımmi ve millet sistemi kavramlarında bir arada yaşayabilmiştir. Bu kavramların bozulması da sadece Osmanlı’nın genel itibari ile içinde bulunduğu yıkıntı bir kenara bırakılırsa daha çok Avrupalı devletlerin Osmanlı toprakları üzerinde izledikleri emperyalist politikaların sonucudur.


[1] Afyoncu, Erhan; “Sorularla Osmanlı İmparatorluğu”, Yeditepe Yayınları, 2012, s.751

[2] Günay, Nejla; “Maraş’ta Ermeniler ve Zeytun İsyanları”, Iq Kültür Sanat Yayıncılık, 2007, s.97

[3] Braude, Benjamin; “Osmanlı Millet Düzeninin Kuruluş Efsaneleri-I”, Tarih ve Toplum, 40, 1987, s.34

[4] Afyoncu, Erhan; a.g.e, s.755

[5] Günay, Nejla; a.g.e, s.98

[6] Karpat, Kemal H.; “Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Milliyetçilik”, Timaş Yayınları, 2015, s.20

Kaynakça:

Afyoncu, Erhan; “Sorularla Osmanlı İmparatorluğu”, Yeditepe Yayınları, 2012

Braude, Benjamin; “Osmanlı Millet Düzeninin Kuruluş Efsaneleri-I”, Tarih ve Toplum, 40, 1987

Günay, Nejla; “Maraş’ta Ermeniler ve Zeytun İsyanları”, Iq Kültür Sanat Yayıncılık, 2007

Karpat, Kemal H.; “Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Milliyetçilik”, Timaş Yayınları, 2015

Eren Baydur

Gazi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi lisans mezunuyum. Halihazırda Hacı Bayram Veli Üniversitesi Yakın Çağ Tarihi Bilim Dalında yüksek lisans eğitimime devam etmekteyim. Türk İnkılap Tarihi ve Atatürk'ün hususiyetleri ile birlikte tarih eğitimi özelinde eğitim bilimleri çalışmaktayım.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu