MakaleSanat Tarihi

Rönesans Saray Mimarisinde İtalya Sarayları’na Dair Değerlendirme

Sanat Tarihi

Bu yazımızda, sizlerle birlikte sanat tarihine doğru bir yolculuk yaparak Rönesans mimarisinin kendini en net gösterdiği mimari yapılardan biri olan sarayları yine Rönesans’ın merkezi olan İtalya kapsamında değerlendireceğiz. Keyifli okumalar dileriz!

Rönesans ‘yeniden doğuş’ demektir. XV. yüzyıl İtalya’sı için bu doğuş ‘Büyük Roma’nın yeniden doğması düşüncesiyle yakından ilgiliydi. İtalyanlar, kendi topraklarının Roma’nın öncülüğünde medeni dünyanın merkezi olduğu ancak Gotların istilası sonucu bu medeniyetin sona erdiğini düşünüyorlardı. Rönesans ile birlikte bu ara devre sona erecek yeniden doğuşla Roma’nın klasik çağındaki yüksek medeniyete ulaşacaklardı. Bu inançla sanatçılar yeni bir sanat üretimine giriştiler. Rönesans mimarisi de bu dönemde şekillenmeye başladı. Yeni mimari sisteme uygun olarak çalışabilmek için mimarın, yanında çalışanların üzerinde kurmuş olduğu otoritenin yanı sıra siparişi veren kişiler üzerinde de otorite kurmuştu. “Önceleri prensler sanatçılara eser siparişi vererek onları onurlandırırlardı. Şimdi iş neredeyse ters yüz olmuştu. Zengin bir prensi veya güçlü bir kişiyi, siparişini kabul ederek onurlandırma ayrıcalığı sanatçıya geçmişti”.[1] Ancak sanat hamileri le sanatçılar arasında çatışmalar yaşanmıştır. Rönesans döneminin antik mimariyi incelemiş usta sanatçıları gerçekte tapınak ve zafer takları yapmaya can atıyorlardı, ama hamiler onlardan yalnızca saray ve kilise yapmalarını istiyordu.

İlk Dönem Mimarisi

İlk dönemde özellikle kilise yapılarında Roma kalıntılarından kopya edilen sütun, alınlık ve kornişleri yeniden kullanmayı bu kalıntılardan ilham almayı düşünmüşlerdir. Daha sonra gelen sanatçılar mimaride bu ilham sürecini aşarak daha fazlasını ortaya koymak istemişlerdir. Ancak daha çok kilise yapılarında görülen bu yenilikleri sivil yapılarda evlerde saraylarda göstermenin yolu zordu çünkü dini yapıların tasarımında esinlenecek tapınak ve kamu binalarının kalıntıları varken Roma’dan kalma ev veya saray yapıları yoktu. Bahsi geçen yapılar XV. yüzyıla ulaşmış olsaydı bile ihtiyaçlar ve alışkanlıklar değişmişti, bu sebeple fayda sağlayamazlardı. Hem kilise mimarisinde hem de saray yapılarında görülen en büyük sorun yapının işlevsel tasarımının yanı sıra cephelerin tasarımı konusuydu.

Saray mimarisinde işlevsel tasarım sorunu geleneksel olarak bir iç avlunun çevresinde dört yapı bloğu yerleştirilmesiyle çözümlenmişti. Bu tasarım şemasıyla avluya açılan ve birbirine önü kemerli revaklı koridorla bağlanan odalarla yapıda mahremiyet sağlanırken, ihtişam duygusu da sokağa bakan giriş cephesindeki tasarımla sağlanıyordu. Ön cephenin tasarımı kadar iç avluya bakan cephelerin düzenlenmesine de önem verilmiştir. Revaklı avlunun şekline göre tasarlanan bu cephelerde kemer dizileri bulunur, pencereler zemin katta yer alan kemerlere uygun olarak her birine birer tane rastlayacak şekilde yerleştirilmesiyle oluşturulurdu. Duvarlar saçaklık veya dışa taşan duvar payeleri ile hareketlendirilirdi.[2]

Dış cephe tasarımında çözüm bu kadar kolay olmadı ve bu süreçte üç farklı tip ortaya çıktı. Rönesans mimarisinin lideri olarak nitelendirilen Brunelleschi, ön cephe tasarımında ‘rüstik’ olarak adlandırılan kabaca yontulmuş büyük taş blokların birbirine derin derzler ile bağlandığı ve dar frizlerin yer aldığı kompozisyonu ortaya çıkarmıştı. Çok geçmeden köklerini Antik Roma’dan alan değişik düzenlerin üst üste yerleştirilmesiyle elde edilen ikinci bir tip uygulanmaya başlanmıştı. Bu cephe uygulaması Leon Battista Alberti tarafından başlatılmıştı. Bu tipte cephe yine rüstik olmakla beraber cephede yer alan her kattaki pencereler farklı düzende yapılmış duvar payeleri ve saçaklarla ayrılmaktaydı. Bu düzende zemin kat en kaba duvar düzenini sergilerken yukarıya doğru tasarım zarifleşirdi. XV. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkan üçüncü tipte ise cephede kat ayrımları süslü şeritlerle ayrılırken en üste gösterişli bir korniş yer alırdı. Bu tipte cephe süslemesinde en önemli unsur, yapının tüm süsleme işlevini üstüne alan pencerelerdi. [3]

Cephe Tasarımı ve Örnekleri

İlk cephe tasarımının örneği Filippo Brunelleschi’nin mimarı olduğu ancak sanatçının ölümünden sonra tamamlanmış olan Palazzo Pitti’dir. Yapı İtalya’nın Vatikan dışında en geniş sarayı olması açısından önemlidir. Simetriye önem verilmiş olan yapı üç katlıdır. Cephede rüstik taş örgü katları birbirinden ayıran yatay silmeler vardır. Tam bu noktada yatay dikey karşıtlığına dayanan bir simetri söz konusu olduğunu söylemek gerekir. Alt kat muhafızlar katı, orta kat asillerin yaşadığı kat, en üst kat ise saray personeli içindir.17. yüzyılda bir dükalık sarayına dönüştürülmüştür. Pencereler yuvarlak kemerler içerisinde dikdörtgen formludur.

Palazzo Pitti
Palazzo Pitti iç avlu

İkinci cephe tasarımın örneği ise Brunelleschi’nin ortaya koyduğu Roma’da kullanılan mimari unsurların tasarımda kullanılmasıyla beraber alışılmış ev düzenlemesinin senteziyle bir ev inşa etmek düşüncesiyle hareket eden Leon Battista Alberti’nin Palazzo Rucellai adlı saray yapısıdır. Floransa’da 1460 yıllarında inşa etmiş olduğu Palazzo Rucellai, üç katlı bir bina şeklinde tasarlandı. Bu sarayın ön cephesine baktığımızda klasik bir kalıntıyla çok az benzerlik taşıdığını görürüz. Ancak ön cephenin süslenmesinde kullanılan mimari elemanlar Klasik formlara gönderme yapmaktadır.[4] Cephede klasik sütun sistemi havası veren düz gömme ayaklar ve saçaklar kullanılmıştır. Cephede gördüğümüz ilk katta dor sütun sistemi, ikinci katta ion ve üçüncü katta korint düzen kullanılmış, gömme ayaklar arasında kullanılan yumuşatılmış gotik kemerler ile beraber Gotik formlar ile klasik formu beraber kullanarak Gotik geleneği modern formlara uyarlamıştır. 

Leon Battista Alberti’nin Palazzo Rucellai adlı saray yapısı ön cephesi

Üçüncü saray tipinin en gelişmiş örneği olan, Antonio da Sangolla ve Michelangelo tarafından yapılmış olan Farnese Sarayı’dır. Giriş rüstik örgülü yuvarlak kemerle çevrelenmiş, bu girişin hemen üstünde bir balkon yer almaktadır. İlk katta dikdörtgen pencereler sıralanmıştır. İkinci katta ise dikdörtgen pencereler üçgen ve yuvarlak alınlıklı olarak alternatifli sıralanmış, üst katta üçgen alınlıklar kullanılırken pencerelerin üstü oval gelmektedir. Kat araları yine frizlerle belirlenmiştir. Avlu kısmına değinecek olursak yuvarlak kemerli payelere oturan revaklar vardır. Cephede ise ikinci katta üçgen alınlıklı dikdörtgen pencereler yer alırken üçüncü katta yuvarlak alınlıklı dikdörtgen pencereler yer almaktadır

Antonio da Sangolla ve Michelangelo tarafından yapılmış olan Farnese Sarayı ön cephe
Diğer yazılarımı okumak için / https://anadolutarih.com/author/fulya/
KAYNAKÇA 

CONTİ, Flavio. Rönesans Sanatını Tanıyalım. (çev. Solmaz Turunç), İstanbul: İnkılap Kitabevi 1997. 

ROTH, Leland M. Mimarlığın Öyküsü (çev. Ergün Akça), İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2006. 

Gombrich, E.H., Sanatın Öyküsü, çevirenler Erol Erduran-Ömer Erduran, Remzi Kitabevi, İstanbul 1997.


[1] E.H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, çevirenler Erol Erduran-Ömer Erduran, Remzi Kitabevi, İstanbul 1997, s. 288.

[2] Flavio Conti, Rönesans Sanatını Tanıyalım, çev. Solmaz Turunç, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1997, s. 15.

[3]Flavio Conti, Rönesans Sanatını Tanıyalım, çev. Solmaz Turunç, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1997, s. 16-18.

[4] E.H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, s. 251.

Fulya Özkan

İstanbul Üniversitesi Tarih ve çift anadal programı ile Sanat Tarihi okumaktayım. Sanat Tarihi ile ilgili yazılar yazıyorum.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu