Düşünce

Tarihe Yolculuk: Üç Tarz-ı Siyaset

Yazar: Selin HİÇYILMAZ

Bireylerin sahip olduğu bakış açısı ve politik görüş, tarihi anlama ve yorumlamada önemli bir rol edinir. Tarihteki savaşlara, antlaşmalara ve dostluklara yeni bakış açılarıyla bakılabilir, onları destekler veya eleştirebiliriz. Bu tartışmaları ise mevcut görüşümüz neticesinde değerlendirebilir veya tarafsız bir şekilde yorumlamayı seçebiliriz. 1904’te Yusuf Akçura, gazetede yayınladığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesinde Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük fikirlerini tahlil ederek, dönemin koşulları için uygun olabilecek siyaset tarzını ileri sürüyordu. Öncelikle dönemin atmosferini ve siyasi gerilimleri aklımızda tutarak bu siyasi tarzların tahlillerini inceleyelim.

İlk olarak Osmanlıcılık fikriyatına bakalım. Burada, Osmanlı hükümetine tabi milletleri temsil ederek ve birleştirerek bütüncül bir Osmanlı Milleti oluşturmak ana esastır. Lakin böyle bir düşüncenin oldukça engeli bulunmaktadır. Bu kaynaşmayı Müslümanlar ve bilhassa Osmanlı Türkleri sıcak karşılamıyordu. Çünkü birleşme sonucu 600 yıllık hâkimiyet, hukuken de olsa bitecekti ve yıllardır sınıfsal olarak alt tabakada gördükleri reaya ile eşitlik kılınacaktı. Alt tabakadan kastım ise onlarca yıldır mahkûm görmeye alışılan reayadır. Bu eşitlik kavramından hareketle tahmin edilebilir ki birleşmeyi İslam açısından değerlendirenler de olmuştur. Yani, Müslim ve gayrimüslim eşitliğinin olmayışı, İslam dinine mensup olanların bu fikre olumsuz bakmasına neden olmuştur. Ayrıca bu durumu gayrimüslim tebaa da istemiyordu çünkü geçmişte yaşanılan aydınlık günlere özlem duyarak o günlerin tekrar geleceği hayali içindeydiler. Mazilerinin parlaklığının sönüşünden Türkleri sorumlu tutuyorlardı ve onlara göre Osmanlı, onlara eşitlik değil hakaret; adalet değil zulüm vermişti. Kabaca sözcüklere dökmek gerekirse gayrimüslimlerde eski günlere dönme hayali canlanıyordu.

Osmanlıcılık fikri varken elbette en büyük düşmanlardan olan Rusya’nın bunu destekleyeceği düşünülemezdi. Rusya’ya ek olarak Balkan hükümetleri de bu birleşmeyi istemiyordu. Rusya, kendi menfaatleri olan dini ve milli hedefleri gerçekleştirmek için Osmanlı topraklarının hâkimi olmak istiyordu. Avrupa kısmında da durum farklı değildi. Kimi bölgelerde halen Hristiyanlık ve İslamiyet çatışması alevini yitirmemişti. Haçın hilale üstünlüğünü görmek isteyen, onun için çabalayanlar bulunuyordu. ‘’Ve onlar, barbar Asyalıları (Türkler) geldikleri coğrafyaya sürerek haçın kutsi bölgelerini (Anadolu ve Kudüs) kurtarma hedefindeydi.‘’  Bu engelleri açıkladıktan sonra tahmin edilebilir ki dönem için Osmanlıcılık, uygun bir fikir değildi. Yusuf Akçura’ya göre “…artık Osmanlı milleti vücuda getirmeye uğraşmak beyhude bir yorgunluk“ olarak açıklanmıştı.

İkinci olarak karşımıza İslamcılık (İslâm birliği) çıkmaktadır. Ana fikir, Hilafetin Osmanlı Devleti bünyesinde olmasından yararlanarak tüm İslamları Osmanlı bayrağı altında siyasi olarak birleştirmektir. Tahmin edilebilir ki bu görüş için de engeller mevcuttu. İlk başta Müslim ve gayrimüslim ayrımı karşımıza çıkar. Tarihe baktığımızda çoğu yerde bu ayrımı görürüz. Hatta bu ayrımı görmekten kimi zaman sıkılanlar mutlaka vardır. Böyle bir akımda, gayrimüslimler devletten ayrılmak isteyecektir ve bunun sonucunda yaşadıkları topraklar devletten ayrılacaktır. Bunun sonucunda ise Osmanlı Devleti’nin güç kaybetmesi riski olacaktı. Ayrıca bazı Müslüman devletler ise Hristiyan devletlerin hâkimiyeti altındaydı. Bu fikre Hristiyan devletlerin şiddetle karşı çıkacağı muhtemeldi. Son olarak, Türkler arasına Müslim ve gayrimüslim ayrımının girmesi mümkündü. Soydan doğan kardeşlik, dini birleşme yüzünden yok olacaktı.

Son fikir birliği ise Türkçülüktür. Türkçülük, siyasi olarak birleşmiş ırka dayalı bir Türk ulusçuluğu meydana getirmeyi hedeflemektedir.  Bu birliğe en büyük düşman Rusya idi. Çünkü Rusya’nın Müslüman Türk tebaası vardı ve bu fikir birliğine engel olacağı apaçık ortadaydı. Ayrıca Osmanlı Devleti’nde Müslüman olup da Türk olmayan ve Türkleştirilmesine imkân olmayan topluluklar, Osmanlı Devleti’nden ayrılmak isteyeceklerdi. Burada da güç kaybı yine kendisini gösterecekti. Akçura, böyle bir birliğin olması halinde muhtemel faydadan şu sözleri ile bahsetmektedir: ‘’Osmanlı ülkesindeki Türkler hem dinî hem ırkî bağlar ile pek sıkı, yalnız dini olmaktan sıkı birleşecek ve esasen Türk olmadığı hâlde bir dereceye kadar Türkleşmiş sair Müslim unsurlar daha ziyade Türklüğü benimseyecek ve henüz hiç benimsememiş unsurları da Türkleştirebilecekti.’’

Yukarıdaki açıklamalardan hareketle diyebiliriz ki Osmanlıcılık, uygulamaya konulabilecek bir fikir değildi. Önündeki engeller aşmakla bitmezdi. İslamcılık ise Osmanlıcılığa nazaran daha uygulanabilirdi lakin onun da uygulama aşamaları güç kaybettirecekti. Fayda ve zararları tarttığımızda en muhtemel fikir Türkçülüktü. Üç Tarz-ı Siyaset, siyaset tarzlarını sınıflandırarak açıklayan ve bunlar hakkında net bilgileri içeren makaledir. Dönem (1904) için oldukça güçlü olan bu makale, Osmanlı Devleti’nin o dönem içerisinde bulunduğu zorluklardan kurtulması için çözüm akımı arayışında bir nitelikteydi. Üzerinde durulan üç siyaset yöntemi, politik ve toplumsal (kısmen) koşullara göre değerlendirilerek sunulmuştu.

Siyaset yöntemlerini anlamak ve uygulanabilirliğini tartışmak için dönemin politik, toplumsal ve ekonomik koşullarını göz önünde bulundurmak oldukça gereklidir. Bu koşullar çerçevesinde değerlendirirken elbette fikirsel ayrılıklar kendisini gösterecektir. Fakat önemli olan, bu fikri ayrılıklara rağmen bir şeyleri tartışabilmektir.

Selin Hiçyılmaz

Anadolu Tarih

Anadolu Tarih'in resmi hesabıdır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu