Orta Çağ TarihiTürk Tarihi
Trend

Türkiye Selçuklu Devleti Ekonomisi ve Bacıların Faaliyetleri

  Ekonomi, bir topluluğun ya da ülkenin yaşayabilmek için üretme ve ürettiklerini bölüştürme, bu bölüştürmenin sonucunda doğan ilişkiler demektir. Yani yaşayabilmek için ihtiyaçtır. Devletlerde uzun yıllar yaşayabilmek için güçlü ekonomiye ihtiyaç duymuşlardır ve bu yönde politikalar geliştirmişlerdir. Türk devletlerinde ise halkın refahını sağlamak hükümdarlar için önemli bir unsurdur ve ekonomik politikalarını bunu gözeterek yürütmüşlerdir. Burada ele alınacak olan Türkiye Selçuklu Devleti’nin ekonomisinin ise temel unsurları vardır: hayvancılık, tarım, ticaret ve sanayi.

  Anadolu toprakları coğrafi konumu gereği Türkiye Selçuklu Devleti’ne geniş bir ticaret ağı sunmaktadır. Türkiye Selçuklularının bu geniş ticaret ağından faydalanabilmeleri için siyasi birliği sağlamaları ve denizlere ulaşmaları şarttı. Sultanlar bu doğrultuda fetih ve gazalarını gerçekleştirmiş, ticaret yollarında hakimiyeti sağlamışlardır. Böylece ülke kültürel ve iktisadi açıdan gelişim göstermiştir. Ticaret yollarına hakim olmak aynı zamanda yolların güvenliğini sağlamayı da beraberinde getirmiştir. Ticaret yolları üzerinde kervansaraylar, köprüler, hanlar inşa edilmiş, soyulan tüccarların malları devletin hazinesinden karşılanmıştır.[1] Güvenliği sağlanan tüccarlar, kervanlar Anadolu toprakları üzerinde rahat ticaretini yapmış ve Türkiye Selçukluları ekonomisini geliştirmiştir.

  Ticari faaliyetler için pazarlar kurulmaktadır. Bu pazarların en ünlüsü ise yılda bir kurulan ve milletlerarası faaliyette olan, Kayseri’den Halep’e uzanan Yabanlu Pazarı’dır.  Haftada bir kurulan pazarlar için genelde tercih edilen gün ise “Cuma” günüdür. Çünkü cuma namazının toplu halde, mescitlerde kılınması birçok insanın aynı anda aynı yerde bulunması anlamına gelmektedir. Bu sayede, ki özellikle göçerler ve köylüler için kolaylık sağlanmaktadır.  Hem satıcı hem de halk için birçok seçenek sunulmuş olmaktadır.[2]

  Türklerin ekonomik hayatlarında daima yeri olan ve hatta temeli diyebileceğimiz diğer unsur ise hayvancılıktır. Onların yaşadığı konar-göçer hayatta hayvan sürüleri beslemek daha kolaydır. Hayvanların beslenme, giyim, taşıma, avcılık, askeri ve ticari açıdan çok yönlü faydası, neden Türk ekonomisinin temeli olduğunu açıklamaktadır. Bu durum her ne kadar büyük oranda yerleşik hayata geçiyor olmuş olsalar da Türkiye Selçukluları için de geçerlidir. Türklerin temel olarak yetiştirdikleri hayvanlar koyun, keçi, at ve devedir. Ancak bunlar içinde koyun daha ön plana çıkmaktadır. Çünkü gıda olarak en çok tükettikleri koyun eti ve sütünden yapılan ürünlerdir. Aynı zamanda koyunun yününden sanayide faydalanılmaktadır. Yününden çadır, halı, kilim yapılırken, derisinden ayakkabı, çarık, çizme gibi ürünler üretilmektedir. Sütünden peynir, yağ gibi temel gıda maddeleri elde edilmektedir. Deve taşımacılığın, at askeriyenin, kuşlar ise avcılığın önemli unsurudur. Ayrıca zor durumda kalındığında satılabilecek ya da siyasi yönden kullanabilecek bir araçtır. Sultanların verdikleri hediyeler ya da Moğollara verilen vergiler arasında hayvanının yadsınamaz yeri vardır.[3]

    Türkiye Selçuklu Devleti’nin ticaretin yanında desteklediği diğer bir ekonomik unsur ise zirai hayattır. Nasıl ki hayvancılık konar-göçer Türkler içinde yaygınsa, ziraat de şehir ve kasabalarda yaşayan halk için zamanla tercih edilen ekonomik unsur olmuştur. Türkiye Selçuklu Sultanlarının da Haçlı Seferleri’nin güzergahlarının değişmesinden sonra zirai hayatı desteklemeleri bu konuda dikkat çekicidir. Anadolu’nun boş kalmış topraklarına iskan hareketleri gerçekleştirilerek o bölgeler canlandırılmaya çalışılmış ve tarım desteklenmiştir. En çok üretimi yapılan ürünler tahıllar, özellikle de arpa, buğday gibi ürünlerdir. Arpanın çok tercih edilme sebebi elbette atların besini olmasıdır. Türk kültüründe ekmek önemli bir yer tutmaktadır bunun için ise buğday üretimi ve değirmen gereklidir. Bu sebeple yaylak-kışlak göçleri için hayvan sırtında taşınabilen değirmenler üretilmiştir.[4] Tahıl üretiminin yanı sıra Anadolu toprakları meyve üretimi açısından oldukça zengin ve elverişlidir. Her bölgenin kendine özgü meyveleri vardır. İbn Battuta’nın Kamereddin kayısısı, Claude Cahen’in ise Kamereddin eriği dediği meyvenin Konya’da yetişmekte olduğu ve Şam, Mısır taraflarına ihraç edildiği bilinmektedir.[5] Kayısının yanı sıra üzüm bağları, Akdeniz bölgesinde turunçgiller vb. gibi birçok meyve yetiştirilmektedir.

  Türkiye Selçuklularının son ekonomik unsuru ise sanayidir. Aslında şimdiye kadar sıralanmış olunan bütün ekonomik unsurlar iç içe geçmiş şekilde birbirini desteklemektedir. Birini tamamlamak için diğerine ihtiyaç vardır. Sanayi unsurunun var olabilmesi için hammadde gereklidir. Hammadde ise tarım, hayvancılık, madencilik gibi unsurlarla sağlanmaktadır. Türkler herkesin kadın-erkek fark etmeksizin genellikle üretimin içinde bulunduğu ekonomik sisteme sahiptir.[6] Türkiye Selçuklularında kuyumculuk, silah üretimi, gıda üretimi, halı-kilim üretimi, dericilik gibi birçok sanayi faaliyetini saymak mümkündür. Türkiye Selçuklu kadınları üretimin önemli bir parçasıdır.

  Türk kültüründe kadın ve erkekler yan yana birçok alanda olduğu gibi ekonomik faaliyetlerde de çalışabilmektedir. Türk kadınının el sanatlarındaki mahareti çeşitlidir, dokuma, örgücülük, nakışçılık, çeşitli kumaşlar dokuma, çadır, keçe dokuma gibi örnekler verilebilir.[7] Türkiye Selçuklu Devleti’nde dokumacılık denince ise akla ilk olarak Bacıyan-ı Rum yani Bacılar Teşkilatı gelmektedir.

Bacıyan-ı Rum (Bacılar Teşkilatı) ve Fatma Bacı

  Bacılar Teşkilatı, Anadolu’da özellikle XII yüzyıldan sonra dikkatleri üzerine çeken Ahi Teşkilatı’nda kadınların faaliyet gösterdiği bir kol olarak bilinmektedir. Ahi teşkilatı esnaf teşkilatı olarak bilinse de Anadolu’nun Türkleşmesinde dini, sosyal, siyasi, askeri, ekonomik açıdan önemli derecede rol almıştır. Aslında Haçlı Seferlerinden sonra Anadolu’yu yeniden inşa eden bir oluşumdur demekte yanlış olmayacaktır. 

  Ahi Teşkilatı’nın faaliyetlerini bizzat görmüş olan dönemin ünlü seyyahı İbn Battuta Ahilerden övgüyle bahseder. Onun kayıtlarına göre;

    “Ahiler Anadolu’da yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her vilayette, her şehirde ve her köyde bulunmaktadırlar. Memleketlerine gelen yabancılara yakın ilgi gösterirler, yiyeceklerini, içeceklerini temin ederler, diğer ihtiyaçlarını karşılamakta itina gösterirler. Öte yandan bulundukları yerlerdeki zorbaları yola getirir, herhangi bir sebeple bunlara iltihak eden kötüleri ortadan kaldırırlar. İşte bu gibi hususlarda bunların dünyada eşi benzeri yoktur.”[8]

Ahiler gösterdikleri davranışlarla İbn Battuta’nın sözlerinin doğruluğunu bize kanıtlamaktadır. Misafirperverlikte bazen o kadar ileri gitmişlerdir ki İbn Battuta’yı ağırlamak için birbirlerine bıçak dahi çekmişlerdir. Bugünün Türkiyesi’nde de hala yaşayan, Türklerin misafirperverliklerinin temeli belki de Ahilere dayanmaktadır.

  Bacılar Teşkilatı ise Ahilerin faaliyetlerini kadınların yürüttüğü teşkilattır. Çoğu çağdaş yazar Bacılar Teşkilatı’nın Ahi Teşkilatı’nın bir kolu olduğunu savunurken Necati Gültepe bu teşkilatın köklerini “turancı savaşçı kadınlara” kadar dayandırmış ve Ahi Teşkilatı’na bağlı olmadığı, özgün bir teşkilat olduğunu savunmuştur.[9] Aslında bu üzerinde durulması gereken ilgi çekici bir iddiadır. Aşık Paşazade Tarihi’nde “Rum’a gelen dört grup insan vardır. Biri Gaziyan-ı Rum, biri Ahiyan-ı Rum, biri Abdalan-ı Rum ve birisi de Bacıyan-ı Rum’dur” şeklinde geçen sözler Necati Gültepe’nin bu iddiasını kısmen destekler niteliktedir.[10] Aşık Paşazade devamında Hacı Bektaşi Veli’nin Anadolu’ya geldiğinde Bacıyan-ı Rum’u tercih ettiği ve bu teşkilatın lideri Hatun Ana’nın evinde kaldığı kaydedilmektedir. Hacı Bektaşi Veli kerametlerini, keşif ve sırlarını Hatun Ana’ya emanet etmiştir. Velayetname’deki anlatıma göre Hacı Bektaşi Veli Anadolu’ya yaklaştığında burada yaşayan erenlere ve kardeşlere (muhtemeldir ki Ahiler) üç kere selam vermiştir. Bu selamı alan ve erenlere ileten kişi Fatma Bacı olmuştur.[11] Kaynaklarda “Hatun Ana, Kadıncık Ana, Fatma Bacı” şeklinde çeşitli isimlerle anılan bu hatun Şeyh Evhadu’d-din Kirmani’nin kızı, Ahi Evren’in eşidir.

  Fatma Bacı’nın Moğol istilasına kadar Kayseri’de yaşadığı bilinmektedir. Moğollar Kayseri önlerine geldiklerinde Ahiler ve Bacılar, 15 gün boyunca şehri büyük bir mücadele ile savunmuşlardır. Moğollar şehri ele geçiremeyeceklerine karar verdikleri sırada içeriden bir hain olan iğdişbaşı Hacuk oğlu Hüsam’ın yardımıyla Kayseri’ye girmişler ve büyük katliam yapmışlardır. Zanaat ehlini, kadınları ve çocukları rehin alarak şehirden ayrılmışlardır.[12] İşte bu rehin alınanlar arasında Fatma Bacı’da bulunmaktadır ve 14 sene esir hayatı yaşamıştır.[13]

  Bacılar Teşkilatına Türkiye Selçuklularında “fakiregan” denildiği de bilinmektedir. Ancak bu teşkilata mensup olan kadınlar birbirlerine bacı şeklinde hitap ettikleri için teşkilat ismini Bacıyan-ı Rum olarak almıştır.[14] Teşkilata mensup olanların çoğunluğu Türkmen kadınlar olduğu için fakiregan yerine Türkçe kelime olan bacının kullanılması yerindedir.

Bacıyan-ı Rum (Bacılar Teşkilatı)’nın Ekonomik Faaliyetleri

   Türk kadını diğer alanlarda olduğu gibi sosyal ve ekonomik hayatta da erkeklerle yan yanadır. Bacılar Teşkilatı’da bu anlayışın en somut örneklerindendir. Teşkilatın lideri olan Fatma Bacı’nın eşi Ahi Evren dabbağdır. Ahi Evren, deri atölyelerinde deriler dabbağlanırken ortaya çıkan yünlerinde değerlendirilmesi için bu teşkilatın kurulmasına öncülük etmiştir. Kayseri’de bir yanda Dabbağlar Mahallesi’nde deriler imal edilirken diğer yanda Külahduzlar Mahallesi’nde bacılar ortaya çıkan yünleri dokumacılık ve örgücülükle değerlendirmişlerdir.[15] Böylece Türkmen kadınları yeteneklerini ekonomik bir faaliyete çevirmişler, ürettiklerini uzak beldelere ihraç edecek konuma gelmişlerdir. Bu teşkilat zamanla Anadolu’nun dört bir köşesine yayılmış ve gelişmiştir. Teşkilatın bacıları daha çok örgücülük ve dokumacılıkla anılsalar da Ahiler’in onlara birçok alanda ihtiyacı olmuş ve beraber çeşitli alanlarda hizmet etmişlerdir. Bu teşkilata dahil olan kadınların belli eğitime sahip olmaları gereklidir. Yani tıpkı Ahi Teşkilatı’nda olduğu gibi Bacılar Teşkilatı’nda da usta-çırak ilişkisi vardır. Ustası olmayanın sanatkâr olması mümkün değildir.[16]

  Bacılar pamuk ve yün eğirmiş (bu işlemi yaparken öreke ve iğ kullanmışlardır.), halı, keçe, kilim dokumuşlardır. Ayrıca giyim sanayisine girdikleri de söylenmektedir. İbn Battuta Ladik yani Denizli’de altın işlemeli pamuklu kumaşların dokunduğunu, bu kumaşların dünyada eşi benzerinin bulunmadığını ve çok sağlam olduklarını belirtmiştir.[17] Bir diğer şehir Aksaray’da ise koyun yününden imal edilen halı ve kilimlerin (isimleri kaliça olarak geçmektedir) dünyada benzeri olmadığını ve Şam, Mısır, Irak, Hindistan, Çin gibi ülkelere ihraç edildiğini aktarmıştır.[18] Osman Turan dönemin ticari hayatında Bizans’ın kumaşları yerine Bacıların ürettiği iskarlat denen kumaşın tercih edildiğini kaydetmiştir.[19] Ayrıca Mikail Bayram, Bacıların yeniçerilerin ak börklerini ve giysilerini imal ettiklerini iddia etmektedir.[20] Bunun yanı sıra Konya’ya bağlı Başara, Ulumuhsine, Kiçimuhsine köylerinin isimlerini dokumacılıkla uğraşan bacılardan geldiğini aktarmaktadır.[21]

  Türkiye Selçuklu Devleti Anadolu topraklarının avantajlarından geliştirdiği politikalar sayesinde yararlanabilmiştir. Türkler ile neredeyse özdeşleşmiş olan hayvancılık ile ticareti ve sanayiyi birleştirmiş, sosyo-ekonomik açıdan gelişim göstermiştir. Devletin gelişiminde rol alanlardan biri de kadınlar olmuştur. Gerek el işçilikleriyle gerek sesleriyle, gerekse fiziksel özellikleriyle meslek ve mal sahibi olmuşlar, maharetlerini tüm dünyaya sergilerken aynı zamanda Selçuklu ekonomisine katkı sağlamışlardır. Türkiye Selçuklu kadınlarının bir araya gelerek sistemli bir teşkilat kurabildikleri ve bu teşkilat ile devletin ekonomisinin dışında sosyal ve kültürel hayatına katkı sağladıkları görülmektedir. Ayrıca dünyanın diğer bölgelerinde kadınların varlığı geri plana atılırken Türk kadını erkeklerle beraber ekonominin temel taşı olabilmiştir. Tüm bunların yüzlerce yıl önce yaptıkları faaliyetleri ile o dönemin Türk kadını bugüne zemin hazırlamıştır. Özellikle Bacılar Teşkilatı’nın yürüttüğü dokumacılık çok değil on sene öncesine kadar Anadolu topraklarında yaşamıştır. Bugün bazı çevreler tarafından bu el işçiliği tekrar canlandırılmaya çalışılmaktadır. Bu faaliyetlerin tekrar hayat bulması için ise Türk kadının yüzlerce yıl önce annelerinin yürüttüğü bu faaliyetleri bilmeleri şarttır.


[1] Salim Koca, “Türkiye Selçuklularında Ekonomik Politika”, Erdem, 23 (1996), 465-484.

[2] Tuncer Baykara, Türkiye Selçuklularının Sosyal Ve Ekonomik Tarihi, (İstanbul: IQ Yayınları, 2004), 61-62.

[3] Salim Koca, “Türkiye Selçuklularında Ekonomik Politika”, Erdem, 23 (1996), 472-473.

[4] Tuncer Baykara, Türkiye Selçuklularının Sosyal Ve Ekonomik Tarihi, 282.

[5] Ebu Abdullah Muhammed İbn Battuta et-Tanci, İbn Battuta Seyahatnamesi, Haz. Mümin Çevik, (İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları, 2019), 218.; Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, çev. Erol Üyepazarcı, (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2012), 118.

[6] Tuncer Baykara, Türkiye Selçuklularının Sosyal Ve Ekonomik Tarihi, 279.

[7] Mikail Bayram, Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum Anadolu Bacıları Teşkilatı, (Konya: Çizgi Kitabevi,2016), 71.

[8] Ebu Abdullah Muhammed İbn Battuta et-Tanci, İbn Battuta Seyahatnamesi, 212.

[9] Necati Gültepe, Türk Kadın Tarihi’ne Giriş Amazonlardan Bacıyan-ı Rum’a, (İstanbul: Ötüken Yayınları, 2020),304.

[10] Aşık Paşazade, Osmanoğullarının Tarihi Tevarih-i Al-i Osman, haz. Kemal Yavuz, Yekta Saraç, (İstanbul: Gökkubbe Yyaınları, 2007), 256.

[11] Hacı Bektaşi Veli, Vilayetname (Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli), haz. Esat Korkmaz, (İstanbul: Can Yayınları, 2006), 37.

[12] İbn Bibi, El-Evamirü’l-Ala’iyye fi’l-Umuri’l-Ala’iyye, çev. Mürsel Öztürk, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2020), 502-504.

[13] Mikail Bayram, Fatma Bacı Ve Bacıyan-ı Rum Anadolu Bacılar Teşkilatı, 40.

[14] Tuncer Baykara, Türkiye Selçuklularının Sosyal Ve Ekonomik Tarihi, 14.

[15] Mikail Bayram, Fatma Bacı Ve Bacıyan-ı Rum Anadolu Bacılar Teşkilatı, 59.

[16] Mikail Bayram, Fatma Bacı Ve Bacıyan-ı Rum Anadolu Bacılar Teşkilatı, 72.

[17] Ebu Abdullah Muhammed İbn Battuta et-Tanci, İbn Battuta Seyahatnamesi, 215.

[18] Ebu Abdullah Muhammed İbn Battuta et-Tanci, İbn Battuta Seyahatnamesi, 219.; Mehmet Şeker, Türk İslam Medeniyetinde Ahilik Ve Fütüvvet-Namelerin Yeri, (İstanbul: Ötüken Yayınları, 2011), 75.

[19] Osman Turan, Selçuklular Tarihi Ve Türk-İslam Medeniyeti, (İstanbul: Turan Neşriyat Yurdu Yayınları, 1969), 290.

[20] Mikail Bayram, Fatma Bacı Ve Bacıyan-ı Rum Anadolu Bacılar Teşkilatı, 73-74.

[21] Mikail Bayram, Fatma Bacı Ve Bacıyan-ı Rum Anadolu Bacılar Teşkilatı, 77.

Hilal Ulukaya

İstanbul Üniversitesi Tarih / Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi. Selçuklu Tarihi ile ilgilenmekteyim.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu